<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>takva Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/takva/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.fethigungor.net/etiket/takva/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 03 Feb 2019 17:42:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>EMANETİ YÜKLENEN İNSAN</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/emaneti-yuklenen-insan/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/emaneti-yuklenen-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Feb 2019 09:21:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ÂDEM İLE EŞİ]]></category>
		<category><![CDATA[AHLAKİ SORUMLULUK]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[arınma]]></category>
		<category><![CDATA[barış]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DÜRÜSTLÜK]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[EMANETİ YÜKLENMEK]]></category>
		<category><![CDATA[EMANETİ ZAYİ ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[EMİN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[FÜCUR]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVEN KAYNAĞI OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[GÜVENİLİR OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[HÜSRANA UĞRAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[İBLİS]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[kavmiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[KAYBEDENLERDEN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[KİRLENME]]></category>
		<category><![CDATA[KOMŞULUK HUKUKU]]></category>
		<category><![CDATA[ORMAN KANUNU]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEYTANA UYMAK]]></category>
		<category><![CDATA[SİLM]]></category>
		<category><![CDATA[SONSUZLUK AĞACI]]></category>
		<category><![CDATA[SORUMLULUĞU BAŞKASINA ATMAK]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSTÜNLÜK TASLAMAK]]></category>
		<category><![CDATA[VESVESE]]></category>
		<category><![CDATA[YANLIŞINI SAVUNMAK]]></category>
		<category><![CDATA[YASAK AĞAÇ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=824</guid>

					<description><![CDATA[CEVDET SAİD’in bu makalesi, Diriliş Postası’nda 27 Ocak ve 3 Şubat 2019 tarihlerinde Arapça asıllarıyla birlikte yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. -I- Bu makalemde sizlere Allah’ın kitabından bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Zira; “Yine de (kulak veren herkese) hatırlatmaya devam et: çünkü bu hatırlatmalar inananlar için yararlı olur.” (Zâriyât 51:55) buyuran bu kitapta bizden önceki nesillerin [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>CEVDET SAİD’in bu makalesi, Diriliş Postası’nda 27 Ocak ve 3 Şubat 2019 tarihlerinde Arapça asıllarıyla birlikte yayımlanan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır.</em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p>Bu makalemde sizlere Allah’ın kitabından bir ayeti hatırlatmak istiyorum. Zira; “Yine de (kulak veren herkese) <strong>hatırlatmaya devam et</strong>: çünkü bu hatırlatmalar inananlar için yararlı olur.” (Zâriyât 51:55) buyuran bu kitapta bizden önceki nesillerin başına gelenler, bizden sonra geleceklerin haberleri ve elan yaşayan insanlar olarak kendi aramızdaki muamelelerin hükümleri yer almaktadır.</p>
<p>“İşin gerçeği Biz emaneti (<strong>irade</strong>yi ve ahlaki sorumluluk duygusunu) göklere, yere ve dağlara sunduk; ve onlar emaneti yüklenmekten kaçındılar, ondan dolayı tedirgin oldular; nihayet onu insan yüklendi: ne var ki, o da zalim ve cahil biri olup çıktı.” (Ahzâb 33:72).</p>
<p>Bu ayette Allah, insan hayatında son derece önemli bir yer tutan bir husustan bahsetmektedir: <strong>Emanet</strong>. Allah Teala bu pek kıymetli ve pahalı metaı göklere, yeryüzüne ve dağlara sundu. Ama onlar, değerinden ve ağırlığından ürkerek, hakkıyla taşıyamamaktan korkarak bu emaneti yüklenmekten kaçındı. Peki kimdir bu emaneti üstlenen? “İnsan”. Müslüman, mü’min, Hıristiyan, Budist… değil. Bilakis hiçbir ayırım ya da vurgu olmaksızın ‘<strong>insan</strong>’.</p>
<p>İşte bu insan… En güzel yaratanın en parlak yaratışının tezahürü olan “farklı yaratık”. Allah’ın ruhundan üflediği varlık. Yeniliklere yatkın, icatlar yapabilen ama çukurların en dibine düşüp hayvanlardan daha düşük bir düzeye inebilen, çok zalim ve çok cahil birine dönüşebilen insan… Beşeriyet tarihi boyunca insanın bu iki yeteneği arasında gidip geldiğini görüyoruz: İnsan <strong>fücur ve takva</strong> arasında, kirlenme ve arınma arasında mütemadiyen gidip gelmektedir. Ya en güzel kıvama ermek ya da sefaletin dibini görmek için çırpınıp durmaktadır.</p>
<p>Evet, insana iki farklı açıdan bakabiliriz: Kendisine bahşedilen kudretlerden geri adım attığında (onları kötüye kullandığında) pek zalim ve pek cahil birine dönüşebildiği gibi meleklerin secdesini hak edecek kadar en güzel kıvama da ulaşabilmektedir. Peki ne vakit zalim ve cahil olur insan? <strong>Emaneti hakkıyla taşımayınca</strong> ya da emaneti kötüye kullanıp onu heba ettiğinde…</p>
<p>İşte bu sebeple Allah Rasulü <em>aleyhissalâtu ve’s-selâm</em> şöyle demiştir: “Emanet zayi edildiğinde kıyameti bekleyin.” Keza o şöyle demiştir: “Emaneti (güvenilirliği) olmayanın imanı yoktur.”</p>
<p>Bu son derece pahalı enfes metaı Allah göklere ve dağlara sunmuş ama onlar bunu yüklenmekten kaçınmışlar. Güneş doğma vaktini şaşırıp asla geç kalmaz. Ay, hareket evrelerinde yanılmaz. Gece gündüzü vaktinden evvel kaplayamaz, her biri kendi yörüngesinde yüzüp gitmektedir (Yasin 36:40).</p>
<p>Bir ineği bir bahçeye salıp da ona “ama şu ağaçtan yemeyeceksin” diyemezsiniz! Yiyince de ineğe niye böyle yaptığını soramazsınız. Onu sorguya çekemezsiniz. Aksine biz onu bahçeye salan ya da onu kontrolsüz bırakıp bahçeye dalmasına sebebiyet veren insanı sorguya çekeriz.</p>
<p>İnsanın emrine ve istifadesine sunulan bu varlıkların kendileri için belirlenen programdan bir <strong>milim sapmaları</strong> söz konusu değildir. Görevlerinde bir saniye bile gecikmezler… Oysa “emanet” koruyabileceğiniz ya da yitirebileceğiniz bir şeydir.</p>
<p>Allah Rasulü’nün “Elçi” olmadan önce “emin (güvenilir, dürüst)” biri olduğunu iyi belleyiniz. Bunu Rasulullah’ın (s) siretinden ezberlemediniz mi zaten? Din konusunda Kureyş ile aralarında düşmanlık olmasına rağmen, Kureyşliler Muhammed’e ve arkadaşlarına güveniyorlardı, onlardan bir kötülük ya da ihanet gelmesinden korkmuyorlardı.</p>
<p>Ashabına bir taraftan güvenilir olmayı öbür taraftan emanete hakkıyla sahip çıkmayı şart koşana Allah Rasulü (s) şöyle diyordu:</p>
<p>“Vallahi iman etmiş olmaz… Vallahi iman etmiş olmaz… Vallahi iman etmiş olmaz…” (Arkadaşları) dediler ki: Hayal kırıklığına ve hüsrana uğramayı hak eden bu insanlar kimlerdir ey Allah’ın Elçisi?</p>
<p>Cevaben dedi ki: Komşusunun şerrinden emin olmadığı kimselerdir.”</p>
<p>(Hadiste geçen) “<em>bewâiq</em>” kelimesi; şerler, çirkeflikler, eziyet, kötülük ve <strong>komşuluk</strong> hukukunu yok saymak demektir.</p>
<p>Komşunuz size güvenmiyorsa ve şerrinizden emin değilse, imanınız yok demektir…<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Mümin, güvenilir insandır. Güvenilir olmak onun sıfatıdır. Allah Teâlâ; “Onlar emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler.” buyurarak kurtuluşa erecek müminleri tavsif etmiştir (Müminûn 23:8). Rasulullah’ın (s) makalede atıf yapılan sözünün tam çevirisi ise şöyledir: “Müslüman, dilinden ve elinden insanların selâmette olduğu kişidir. Mümin ise insanların canları ve malları konusunda (kendilerine zarar vermeyeceğinden) emin oldukları kişidir.” (Nesâî 4998, Îmân 8). Müslüman ve mümin tariflerini emanet (güvenilirlik) sıfatı özelinde yapan Allah Rasûlü, müminlere hangi şartlarda olursa olsun <strong>emin (güvenilir)</strong> olmalarını telkin etmiştir. Hatta komşusuna güven telkin edemeyen kişinin, gerçek mânâda imana ulaşamayacağını ifade etmiştir (Buhârî 6016, Edeb 29). Hadislerle İslam, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını. Ankara, c.3, s.243. https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=kom%C5%9Fu&amp;i=3.1.243&amp;t=0, 02.02.2019. (Mütercim).</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p>Makalenin ilk kısmında “<strong>emaneti</strong> (<strong>irade</strong>yi ve ahlaki sorumluluk duygusunu) insan yüklendi…” (Ahzâb 33:72) ayet-i kerimesi çerçevesinde bazı görüşlerimi aktarmıştım.</p>
<p>Bu kısımda sizlere, emaneti yüklenenin Allah’a ve ahiret gününe inanmasa bile (yüklendiği bu emanete) <strong>güven</strong> duymasının zaruri olduğundan söz etmek istiyorum.</p>
<p>Eğer bir komşunuz size eziyet etmiyor ve size zarar vermiyorsa, malınızı, namusunuzu ve kanınızı koruyorsa, size rağmen kalbinizde taht kurabilecektir. Şayet sizin inanan, namaz kılıp oruç tutan, hacca da gitmiş bir komşunuz olsa, ama komşuluk hukukunuzu çiğniyorsa ona aslâ güvenemezsiniz.</p>
<p>Nasıl ki zırhları delen silahlar varsa, aynı şekilde “emanet: <strong>güvenilirlik</strong>” de kalpleri ve akılları delip geçen (onları ele geçiren) bir silahtır. Bütün insanlar emanete riayet eden insana mecburen saygı duyar. Dönüp önce kendi kalplerinizi gözden geçirin (sizin de sevmeseniz bile güvenilir insanlara saygı duyduğunuzu göreceksiniz). Dürüst olursan insanlar senin “mümin” olduğunu derinden hisseder. Nitekim “iman” kelimesi “<em>emn</em>: güven” kökünden, “islam” kelimesi ise “<em>silm</em>: barış” kökünden türemiştir. Müslüman, (bir hadiste tanımlandığı üzere) tüm Müslümanların elinden ve dilinden güvende ve selamette olduğu kimsedir… Zira islam ve iman emanete riayet, güven ve selamet demektir.</p>
<p>Sizler Kur’an-ı Kerim’i okuyor ve dolayısıyla İblis’in ‘Âdem’e secde etmesini (saygısını sunmasını) emrettiğinde’ Allah’a nasıl isyan ettiğini biliyorsunuz. Keza Âdem’in de (yasaklanan) ağaçtan yiyerek nasıl isyankâr olduğunu ve emaneti taşımakta nasıl başarısız olduğunu biliyorsunuz. Allah Teâlâ her ikisini de isyanları hususunda sorguya çekmişti. Âdem ile eşinin cevabı şöyle <u>olmamıştı</u>: Ey Rabbimiz… Beni bu (rahmetinden) kovulmuş şeytan aldattı!!</p>
<p>Halbuki Kur’an İblis’in Âdem’e geldiğini ve ona şöyle dediğini aktarır: “… Derken şeytan ona fısıldayarak (vesvese verip vehimlere sürükleyerek) dedi ki: “Ey Âdem! Sana <strong>sonsuzluk</strong> ağacını ve aslâ bozulmaz (sonu gelmez) bir saltanatın (yolunu) göstereyim mi?” (Tâhâ 20:120). Şeytan onu ebedilikle/sonsuzlukla kandırmıştı. Zira <strong>ölüm</strong> insanın en çok korktuğu şeydir.</p>
<p>Bütün bunlara rağmen Âdem ile eşi kınamayı/suçlamayı İblis’e yöneltmemişler, onun olaydaki rolünü hiçbir şekilde söz konusu dahi etmemişlerdi. Bilakis şöyle demişlerdi: “Rabbimiz! Biz <strong>kendi kendimize zulmetmişiz</strong>.” (A’râf 7:23). Yani, biz yanlış yapmışız (kendi kendimize yazık etmişiz).</p>
<p>Oysa Allah İblis’e; “Sana emrettiğim halde neden (Âdem’e) secde etmedin?” diye sorduğunda o şöyle cevap <u>vermemişti</u>: Ben hata etmişim! Aksine <strong>kendisini (yanlışını) savunmaya</strong> devam etmiş ve şöyle demişti: “Ben ondan <strong>üstünüm</strong>!” (A’râf 7:12). Yani bu (Âdem) kendisine secde etmeme layık birisi değildir! (Bu tutumuyla İblis) aslı (kökeni) ve mensubiyetiyle övünmüştü, aynen şimdi bazılarımızın kavmiyle ya da ırkıyla övündüğü gibi! (Gerekçesini de) şu şekilde belirtmişti: “Beni ateşten yarattın, onu ise balçıktan!” (A’râf 7:12). Yani şöyle diyordu: Aslı (ateşin sönmüş hali yani artığı) toprak olan şu hakir varlığa nasıl secde ederim!</p>
<p>Ne kadar acıdır ki bizler hayatımız boyunca (çoğunlukla) İblis’in mezhebine uyarız ve onun gibi yaşar, onun gibi davranır ve bir yanlış yaptığımızda onun savunma yöntemini benimseriz! Bir hataya düştüğümüzde nefsimizi/kendimizi temize çıkarır, sorumluluğu <strong>başkalarına atar</strong> onları kınarız! Buna Allah da dâhildir! Nitekim şöyle deriz: Allah böyle takdir etmiş!</p>
<p>Âdem ile eşi derhal tevbe ettiler (yanlışlarının farkına varıp özür dilediler), Rableri de onları bağışladı. İnsanın hataya düşmesi ayıp değildir. Ayıp olan hatada ısrar etmesidir (özür dileyip geri adım atmak yerine hatasını savunmasıdır). Bu tavrıyla emaneti taşımada başarısız olmasıdır. Dahası <strong>emaneti zayi etme</strong> tavrını sürdürmesidir. Nihayetinde ise emaneti zayi etmesinin sorumluluğunu başkalarının üzerine atmasıdır ayıp olan.</p>
<p>Bizler emaneti yitirdiğimiz için bugünkü mevcut duruma düştük. İslam âleminin birbirine güveni kalmadı. Aralarından bazıları kuvvet ve kudret kazansa diğer zayıf komşuları onların kendilerine saldıracağından korkar hale geldi! Vaziyet bu olunca da canlarını kurtarmak telaşıyla şeytandan bile yardım dilenmeye hazır hale geldiler! Esasen biz orman kanununa tâbi olarak yaşıyoruz, Rabbulâlemîn’in kanununa değil! Çünkü biz emaneti/güvenilirliğimizi yitirmişiz…</p>
<p>Birbirimize güvenebilmemiz için yapmamız gereken; öncelikle imanımızı tazelememizdir. Keza Muhammed aleyhisselam ile arkadaşlarının, Kureyş için öz oğullarından ve tâbilerinden daha sağlam bir <strong>güven kaynağı</strong> olduklarını hatırlamamızdır. Bugün emaneti ve sıdkı (güvenilirliği ve dürüstlüğü) yeniden yüklenmeliyiz. Yeniden başkaları bize öz kardeşlerinden ve özel korumalarından daha çok <strong>bize güvenir</strong> hale gelmediğimiz sürece (hakkıyla iman eden) müminler olamayacağız!</p>
<p>Allah’ım! Bizleri bütün dünyaya güven verecek güvenilir müminlerden olabilmeyi nasip eyle. Bize, dinimizi (hakikati üzere) yeniden kavramamıza yardım edecek (âlimler) gönder. Allah’ım! Bize en güzel biçimde Sen’in dinine geri dönmeyi nasip eyle. Bizi zulumâttan nura (zalimlik ve karanlıklardan aydınlığa) çıkar. Sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen kesinlikle kaybedenlerden (hüsrana uğrayanlardan) oluruz…</p>
<p><em>Arapçadan tercüme eden: Fethi Güngör </em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/mutefekkir-ulemadan-istifade-edebilmek/emaneti-yuklenen-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSAN İLİŞKİLERİMİZİ  KUR’AN’A UYGUN ŞEKİLDE DÜZENLEYEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-iliskilerimizi-kurana-uygun-sekilde-duzenleyebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-iliskilerimizi-kurana-uygun-sekilde-duzenleyebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jun 2016 16:07:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:114]]></category>
		<category><![CDATA[16:90]]></category>
		<category><![CDATA[2:193]]></category>
		<category><![CDATA[2:256]]></category>
		<category><![CDATA[3:64]]></category>
		<category><![CDATA[41:34]]></category>
		<category><![CDATA[42:40]]></category>
		<category><![CDATA[5:100]]></category>
		<category><![CDATA[5:39]]></category>
		<category><![CDATA[60:7-8]]></category>
		<category><![CDATA[61:8]]></category>
		<category><![CDATA[7:199]]></category>
		<category><![CDATA[9:32]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasi]]></category>
		<category><![CDATA[adalet ve ihsan]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[benimseme]]></category>
		<category><![CDATA[Bokoharam]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Emevi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımi]]></category>
		<category><![CDATA[fırka-i nâciye]]></category>
		<category><![CDATA[hak ve ilke]]></category>
		<category><![CDATA[hakkaniyet]]></category>
		<category><![CDATA[ikna]]></category>
		<category><![CDATA[irade]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[mehcûr]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk bilinci]]></category>
		<category><![CDATA[taassup]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[yeni bir din dili]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=325</guid>

					<description><![CDATA[“Hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder; ve her türlü utanç verici hayasızlığı, selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliği ve sınırları hiçe sayan taşkınlık ve azgınlığı yasaklar: size bu öğütleri verir ki, sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz.” (Nahl 16:90). İnsanın tüm ihtiyaçlarına en tatminkâr cevabı verecek şekilde ikmâl ve itmâm [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hiç şüphe yok ki Allah adil davranmayı, iyilik yapmayı ve yakınlara karşı cömert olmayı emreder; ve her türlü utanç verici hayasızlığı, selim akla ve sağduyuya aykırı çirkinliği ve sınırları hiçe sayan taşkınlık ve azgınlığı yasaklar: size bu öğütleri verir ki, sorumluluklarınızı aklınızda tutabilesiniz.” (Nahl 16:90).</p>
<blockquote><p>İnsanın tüm ihtiyaçlarına en tatminkâr cevabı verecek şekilde ikmâl ve itmâm edilen Kur’an’ın insan ilişkilerinde vazetmiş olduğu ilkeleri gözetmemiz gerekir.</p></blockquote>
<p>Akıl, irade, vicdan, sorumluluk bilinci, hakkaniyet gibi son derece kıymetli nimetler yanında insana yüksek bir ünsiyet peyda etme kabiliyeti lûtfederek, geliştirdiği sosyal ilişkiler sayesinde toplumsal bir hayat kurma liyakati bahşeden Rabbimize hamd u senalar olsun.</p>
<p>Gerek aile efradıyla, gerek ashabıyla, gerekse diğer tüm insanlarla son derece nezaketli ve düzeyli ilişkiler geliştirerek numûne-i imtisâlimiz olan sevgili Peygamberimiz’e, onun ehl-i beytine ve ashâbına salât u selam olsun. İnsanları Kur’an’ın hakikatleri ile buluşturma çabasını bir ömür sürdüren gerçek mücahitlere selam ve muhabbet olsun.</p>
<p>Müslüman toplumların yaşadıkları sorunları kavrayacak ve makul çözümler üretebilecek, Müslümanların insanlığa ideal bir hayat modeli sunmasına vesile olacak bir nesil yetiştirmek için bütün çabasını ortaya koyan ebeveynlerimize, öğretmenlerimize, mütefekkir ve âlimlerimize minnettarız, sa’yleri meşkûr, amel-i sâlihleri makbûl olsun.</p>
<p>Kıyamete kadar gelecek milyarlarca insanın ve on binlerce topluluğun tüm düşünce, inanç, ibadet, ahlak ve muamelat ihtiyaçlarına en tatminkâr cevabı verecek şekilde ikmâl ve itmâm edilen Kur’an-ı Kerim’in vazetmiş olduğu ve insan ilişkilerinde gözetmemiz gereken prensipleri araştırdığımızda, vehle-i ûlâda şu diriltici âyetlerin yolumuzu aydınlattığını görürüz:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Baskı ve Düşmanlık Değil; Eşitlik, İyilik, Fedakârlık, Özgürlük ve Af Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<blockquote><p>Tüm insanlarla; adalet, iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirebilmeli ve insanlarla ilişkilerimizde adalet ve ihsan modelini benimsemeliyiz.</p></blockquote>
<p>“Sizinle aramızdaki şu <strong>ortak ilke</strong>ye gelin: Allah&#8217;tan başkasına kulluk etmeyeceğiz, O&#8217;ndan başka hiçbir şeye ilahlık yakıştırmayacağız, Allah&#8217;ın yanı sıra başka birilerini rabler olarak kabul etmeyeceğiz!” (Âl-i İmran 3:64).</p>
<p>“Zorlama dinde yoktur. Artık <strong>doğru</strong> ile <strong>yanlış</strong> birbirinden seçilip ayrılmıştır. Şu halde kim şeytani güç odaklarını reddeder de Allah&#8217;a inanırsa, kesinlikle kopmaz bir kulpa yapışmış olur: zira Allah her şeyi sınırsız işitendir, her şeyi limitsiz bilendir.” (Bakara 2:256).</p>
<p>“Mümkündür ki Allah, sizin düşman olarak algıladığınız kimselerle sizin aranızda bir <strong>sevgi</strong> var edebilir; ve Allah’ın (buna) gücü yeter; üstelik Allah tarifsiz bir bağış, eşsiz bir merhamet kaynağıdır. Allah size, sizinle din savaşı yapmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselerle <strong>iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki</strong> geliştirmenizi yasaklamaz: Çünkü Allah fedakâr olanları pek sever.” (Mümtehane 60:7-8).</p>
<p>“Madem ki iyilik de bir olmaz, kötülük de; (o halde) sen tezini en güzel biçimde savun! Bak gör o zaman, seninle arasında <strong>düşmanlık</strong> olan biri bile<br />
sanki sımsıcak bir <strong>dost</strong> kesiliverir.”  (Fussilet 41:34).</p>
<p>“Ama kötülüğün cezası, ancak ona denk bir karşılık olabilir; ne var ki kim <strong>affeder</strong> ve <strong>barış</strong> yaparsa, işte onun mükâfatı Allah&#8217;a aittir: Şüphe yok ki O, zalimleri asla sevmez.” (Şûrâ 42:40).</p>
<p>“De ki: <strong>Kötü</strong> ve çirkin olan şeylerle <strong>iyi</strong> ve güzel olan şeyler <strong>eşdeğer</strong>de <strong>olamaz</strong>; kötünün çokluğu hoşuna gitse bile. O halde ey derin kavrayış sahipleri: Allah&#8217;a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun ki kalıcı mutluluğa erebilesiniz!” (Mâide 5:100).</p>
<p>“Unutma ki iyilikler kötülükleri giderir: işte bu, öğüt alacaklara bir hatırlatmadır.” (Hûd 11:114).</p>
<p>“Bu zulmü işledikten sonra kim <strong>tevbe eder ve kendini düzeltirse</strong>, elbet Allah da onun tevbesini kabul eder; zira Allah tarifsiz bir bağışlayıcı, eşsiz bir merhamet kaynağıdır.” (Mâide 5:39).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âyetleri Doğru Anlayıp Makâsıda Muvâfık Davranış Modelleri Geliştirebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Kur’an’ın hakikatlerini gizlemeden ve çarpıtmadan insanlığın önüne arı duru şekilde koyabilirsek dünyanın bozuk düzeni hızla düzelmeye başlayacaktır.</p></blockquote>
<p>Bir kısmını örnek olarak mealen yukarıda zikrettiğimiz âyât-ı beyyinâtında Allah Teâlâ’nın aile başta olmak üzere tüm toplumda gözetmemizi istediği ilkeler doğrultusunda, inanç, din, dil, ırk, kültür, bölge, statü vb. farklardan azâde olarak olağan şartlar altında tüm insanlarla ilişkilerimizde şu ilkelere riayet etmemiz gerekmektedir:</p>
<ol>
<li>Ayrım yapmaksızın tüm insanlarla; adalet, iyilik ve fedakârlığa dayalı bir ilişki geliştirebilmeli ve insanlarla ilişkilerimizde <strong>adalet ve ihsan modeli</strong>ni benimsemeliyiz. İnsanlarla bir yönetim ve hüküm ilişkisi kurduğumuzda muhatabımızın en yakınımız ya da düşmanımız olmasına bakmadan mutlak surette adaleti gözetmeliyiz.</li>
<li>Dünyamız gücün ve şiddetin değil, <strong>hakkın ve ilkenin üstün tutulduğu</strong> bir sisteme hayati derecede ihtiyaç duymaktadır. Bunu da vahyin aydınlığında ve mütefekkir ulemanın önderliğinde Müslümanlar gerçekleştirebilecektir.</li>
<li>Kur’an’ın lafzı ve manası yanında makâsıdını da yeterince kavramadan geliştireceğimiz yanlış düşünceler üzerine bina edeceğimiz her inanış ve davranış da, zaruri olarak yanlış olacaktır. Bu yüzden Kur’an’ı çağımız insanının idrakine sunabilecek <strong>yeni bir din dili</strong> geliştirebilmeliyiz.</li>
<li>Sorunlarımızı şiddet kullanarak çözebileceğimizi zannedenler, <strong>şiddeti meşru bir yöntem olarak benimseyenler</strong> derin bir yanılgı içinde olduğunu anlamalı ve tevbe etmelidir.</li>
<li>Düşmanlarımız İslam âlemini şiddet ve savaş girdabına sokarak DAİŞ, BokoHaram gibi örgütler üzerinden İslam’a büyük bir darbe vurmakta ve Kur’an’ın hak mesajlarının Batı başta olmak üzere tüm dünyada yayılmasını geciktirmektedir.</li>
<li><strong>Cihad</strong> ‘insanları öldürmek’ değil, <u>Kur’an’ın anlaşılması</u> ve mesajının <u>yayılması</u> için <u>mücadele etmek</u> (Nahl 16:90). Olağanüstü şartlarda izin verilen <strong>kıtal</strong> ise, ancak ümmetin oy çokluğuyla seçtiği meşru halifenin halka danışarak alacağı bir kararla ve zulmü ortadan kaldırmak için caiz olabilir.</li>
<li>Kur’an’ın verdiği mesajlar ve gösterdiği hedeflerle Müslümanların tutum ve davranışları arasında dağlar kadar mesafe bulunmaktadır! Ön yargılarını ve atalarından devraldığı olumsuz mirası kutsama saplantısından kurtularak, mezheplerinin müktesebatını ciddi bir ayıklamaya tabi tutarak Müslümanların<strong> yeniden iman </strong>etmesi ve İslamlaşması gerekmektedir.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlara Adalet ve İhsan ile Davranabilmek</strong></p>
<blockquote><p>İnsan ilişkilerimizde “insan fıtratına uyan yolu tutmalı, iyi olanı emretmeli ve haddini bilmezlere aldırmadan” (7:199) yolumuza devam etmeliyiz.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın yönetim alanında bize önerdiği ölçü adalet, insan ilişkilerinde önerdiği ölçü ise ihsandır (16:90). Rabbimiz, sadece ‘müminler arasında’ değil, ‘<u>tüm insanlar arasında</u>’ adalet ve ihsan ile hükmetmemizi, hükümet etmemizi, onlara ‘ihsan’ ile muamele etmemizi emrediyor. Adalet ve ihsanın kıyamete kadar asla yok olmayacağını ve kıymetinden hiç bir şey kaybetmeyeceğini çok iyi anlamalıyız.</p>
<p>Hükmün, idarenin, otoritenin, kısaca yönetimin tek ölçüsü adalet, yani eşit davranmak iken, dünyada halen geçerli yegâne kural <strong>güç</strong> olduğundan, insanlık birbirini katledip durmaktadır! Oysa, bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş gibi günahkâr sayan Kur’an, zerre kadar hayır işleyenin de, zerre kadar şer işleyenin de bu eylemlerinin karşılığını bulacağını haber vermektedir. Zira, bütün yaratılmışlar iradesiz varlıklar olarak hareket ediyorken, insanoğluna irade, yani seçme hürriyeti, tercih hakkı verilmiştir. Dolayısıyla, tercihinin karşılığını mutlaka görecektir.</p>
<p>Vahyin aydınlığında tarihin ve sosyal olayların kanunlarını keşfederek daha insani, daha medeni, tüm insanların barış içerisinde bir arada huzurla yaşayabileceği bir hayat sistemini kurabiliriz. Nitekim Allah insanoğlunu bu görevi üstlenebilecek bir kapasitede yaratmıştır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Baskı Değil İkna, İtaat Değil Benimseme, His Değil Akıl İle Hareket Etmek</strong></p>
<p>Eşyaya, yani varlıklara kanunlarına uygun davranmamız gerektiği gibi, insana da kanununa uygun davranmamız gerekir. İnsana onun fıtratına, yapısına, yani kanununa uygun şekilde davranan dostluğunu, onun üzerinde baskı kuran ise düşmanlığını kazanır. Zira, baskı, zor, zorbalık insan fıtratının asla kabul edemeyeceği anormal bir durumdur. Savaş zorun, zorbalığın ve baskının zirvesidir. Bu yüzden artık savaşın bir iletişim, terbiye ve sorun çözme yeteneği kalmadığını kabullenmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Her gün defalarca okuduğumuz ‘Âyetelkürsi’nin hemen peşinden gelen “<strong><em>lâ ikrâhe fiddîn</em></strong>” ayeti ikrahı, baskıyı, zorbalığı yasaklamıştır. Yüzü ekşitmekten atom bombasına kadar geniş bir yelpazeye yayılabilecek mahiyette olan ‘ikrah’ın, baskının hiç bir türü caiz değildir. Nitekim insanı güç ve baskı ile değil, ikna ile değiştirebilir, onu istediğimiz noktaya ancak ikna ederek getirebiliriz. Üstad Cevdet Said’in sıkça vurguladığı üzere artık dünyada suçlular ve onların sömürdükleri cahiller dışında kimse savaşı sorun çözme yöntemi olarak kullanmamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yöneten-Yönetilen İlişkisinde Eskilerin Yanlışlarını Tekrar Etmemek</strong></p>
<p>Emevi, Abbasi, Fatımi ve Osmanlı saltanatlarının yanlış yönetim modellerini kutsayarak onları ihya etmeye yönelik beyhude çabalarla enerjimizi tüketmemeliyiz. Asırlar boyunca birikmiş kültürlerin değil <strong>Kur’an’ın önerdiği ve öğrettiği İslam</strong>’ı yeniden keşfetmeliyiz. Kur’an’a teslim olmak yerine zanlarımıza ve müktesebata teslim olmayı yeğleme yanılgısından kurtulmalıyız. Kur’an’ı mehcûr bırakmamalı; ona terkedilmiş, köhne, var ama yok muamelesi yapmamalıyız.</p>
<p>Mütefekkir ve âlimlerimiz çağa ve insanlığa tanıklık görevini yaparak, çeşitli gerekçelerle Kur’an’ın hakikatlerini gizlemeden ve vahyin mesajlarını çarpıtmadan insanlığın önüne arı duru şekilde koyabilirse dünyanın bozuk düzeni hızla düzelmeye başlayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet, İyilik ve Fedakârlığa Dayalı Bir İlişki Geliştirebilmek</strong></p>
<p>İslam âleminin mevcut kötü durumunu düzeltebilmesi için şu hususları el birliğiyle gerçekleştirmemiz gerektiğini düşünüyorum:</p>
<ol>
<li>Kolayca birbirimize düşürülmemize ve ustaca sömürülmemize yol açan <strong>taassuplarımızdan kurtulmalı</strong>, hislerimizle değil <strong>aklımızla</strong> davranışlarımızı şekillendirmeliyiz.</li>
<li>Allah’ın varlık için, özellikle insan ve toplum için vazetmiş olduğu sünneti/yasaları keşfedip bu yasalara uygun davranmalıyız.</li>
<li>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>: Zorlama dinde kesinlikle yoktur.” âyetinde ifadesini bulan emr-i ilâhiye imtisal ederek; baskıyı, şiddeti, zorbalığı bütünüyle terk etmeliyiz.</li>
<li>Biz kendi küçük cemaatimizi “fırka-i nâciye; kurtuluşa erecek yegâne grup” kabul ederek Müslümanıyla gayrimüslimiyle 7 milyar insanı <strong>düşman</strong> gibi görmekten vazgeçmeliyiz. Zira, “<em>welâ ‘udwâne illâ ale’z-zâlimîn</em>” âyeti gereğince, zalimlerden başka kimseye düşmanlık yapma hakkımız olmadığını kavramalıyız. (2:193).</li>
<li>Allah Teala’nın tavsiyesine uyarak, bize kötü davranan insanlara bile iyi davranmalıyız. O zaman en azılı düşmanlarımızın bile bize sımsıcak bir dost kesileceğini göreceğiz. Zira Allah Teâlâ, yarattığı insanın yasasını elbette en iyi bilendir ve asla vadinde hulfetmez. (41:34).</li>
<li>En ağır şartlar altında bile umutsuzluğa kapılmamalı ve Kur’an’ın hakikatlerinin bütün dünyaya yayılarak yerküreyi bir dârusselâma/ barış yurduna dönüştüreceğine bütün varlığımızla inanmalıyız. Ağızlarıyla üfleyerek Allah’ın nurunu söndürmek isteyenler her çağda bulunmakla birlikte Allah’ın mutlaka nurunu tamamlayacağına bütün kalbimizle inanarak çalışmalarımızı ve hikmete muvafık davetimizi barışçıl yöntem ve tekniklerle kesintisiz şekilde sürdürmeliyiz. (9:32, 61:8).</li>
<li>İnsan ilişkilerimizde Rabbimizin gösterdiği şaşmaz metodu uygulamalı, “insan fıtratına uyan yolu tutmalı, iyi olanı emretmeli ve haddini bilmezlere aldırmadan” yolumuza devam etmeliyiz. (7:199).</li>
</ol>
<p>Kur’an ayı mübarek ramazanda Allah’ın kitabını daha yakından tanıyabilmek ve insan ilişkilerindeki sünnetullaha/yasalara muttali olabilmek niyazıyla…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-iliskilerimizi-kurana-uygun-sekilde-duzenleyebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SORUMLULUĞUMUZU ÜSTLENEBİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2015 09:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[17:15]]></category>
		<category><![CDATA[17:34]]></category>
		<category><![CDATA[17:36]]></category>
		<category><![CDATA[25:16]]></category>
		<category><![CDATA[33:15]]></category>
		<category><![CDATA[35:18]]></category>
		<category><![CDATA[37:24]]></category>
		<category><![CDATA[39:7]]></category>
		<category><![CDATA[53:38]]></category>
		<category><![CDATA[6:164]]></category>
		<category><![CDATA[66:6]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâm 1]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Aylan bebek]]></category>
		<category><![CDATA[Cum'a 11]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrî]]></category>
		<category><![CDATA[hacda izdiham]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet 20]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[mesuliyet]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Sülün]]></category>
		<category><![CDATA[şeytan taşlama]]></category>
		<category><![CDATA[sorumluluk]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[vakfe]]></category>
		<category><![CDATA[vinç kazası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=181</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164). &#160; İnsan olmak sorumlu olmaktır Sorumluluk kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“İnsanların işledikleri kötülükler yalnızca kendilerini bağlar; zira hiç kimse bir başkasının sorumluluğunu taşımaz. Sonunda hepiniz Rabbinize döneceksiniz; işte o zaman O, ihtilafa düştüğünüz hakikatlerin içyüzünü size bildirecektir.” (En’âm 6:164).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan olmak sorumlu olmaktır</strong></p>
<p><strong>Sorumluluk</strong> kavramı, bir kimsenin üstüne aldığı, yapmak zorunda bulunduğu ya da yaptığı bir iş için gerektiğinde hesap verme durumunu ifade eder. Bir insanın sorumluluğunu üstlenmesi ise, kendi tercih ve davranışlarının veya yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenmesi, bu konuda hesap vermesi ve neticesine katlanması demektir. Herhangi bir konuda sorumluluk taşımayan kimse için kullanılan ‘sorumsuz’ kelimesi aynı zamanda sorumluluk duygusu bulunmayan ya da bu duygusu yeterince gelişmemiş olan, düşünmeden hareket eden, eylemlerinin sonucunu üstlenmeyen problemli insanlar için kullanılmaktadır.</p>
<p>Sorumluluk kelimesi yerine asırlardır kullandığımız Arapça kökenli <strong>mesuliyet</strong> kelimesi sormak ve sorgulamak anlamına gelen ‘<em>se-e-le</em>’ fiil kökünden türetilmiştir. Farklı kalıplarıyla Kur’an-ı Kerim’de çok yerde geçen sorma, sorgulama ve sorumluluk kelimeleri ‘<em>mes’ûl</em>’ ve ‘<em>mes’ûlîn</em>’ kalıbında ism-i mefûl olarak beş yerde geçmektedir (İsra 17:34 ve 36, Furkan 25:16, Ahzab 33:15, Sâffat 37:24). Özetle bu âyetlerde insanların taahhütlerinden, bakışlarından, dinlediklerinden, düşündüklerinden, inançlarından ya da inançsızlıklarından ve ortaya koydukları eylemlerden mesul olduğu ifade edilmektedir.</p>
<p>Belli sıfatları haiz oldukları varsayılarak belli bir süreyle yetkilendirilen ve kendilerine imkânlar verilen kişilerin, kendi irade ve kararlarıyla yaptıkları ya da ihmal ettikleri işlerden sorumlu tutulması, bunlardan dolayı sorgulanması, bu sorgu neticesinde takdir edilmesi ya da cezalandırılması gerekir.</p>
<p>Sorumluluk üstlenmiş olan bir insanın aklını, iradesini ve tüm kapasitesini kullanarak görevini en iyi şekilde yerine getirmesi için var gücüyle çaba harcaması beklenir. Toplumda yerleşmiş teamüllerin ve üstlenilen göreve ilişkin sözleşmenin doğal bir gereği olarak, aynı zamanda vicdanın fıtrî telkinleri doğrultusunda herkesin; görevinin gereklerini en iyi düzeyde bilmesi, görevinin inceliklerinin farkında olması, mevcut birikimiyle yetinmeyerek sürekli kendini yenilemesi ve görev alanına ilişkin yeni gelişmeleri takip etmesi, önceki hatalarını tekrar etmemesi, sorunlara çok daha etkin ve hızlı çözümler üretebilmesi, insanlara nitelikli hizmet sunması, konumuna mülkiyet değil emanet gözüyle bakması, tevazu ve kulluk bilinci ile yapıcı yaklaşımlar ortaya koyması beklenir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluk hiyerarşisini doğru kurmak</strong></p>
<blockquote><p>Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, eylemlerinin sonucunu üstlenmesi ve hata yaptığında özür dileyerek bedelini ödemesi insanın topluma karşı sorumluluğunun doğal bir gereğidir.</p></blockquote>
<p>Öncelikli ve en önemli sorumluluğumuz <strong>Allah’a karşı</strong> olan sorumluluğumuzdur. Allah’a iman edip O’nun bizim için çizdiği sınırları gözetmek, dini yalnızca O’na has kılmak, tevhit inancımıza şirk bulaştırmamak Rabbimize karşı sorumluluğumuzun zorunlu bir gereğidir. Sorumluluk bilincini kuşanmak anlamına gelen <strong>takva</strong>; bir taraftan sürekli Allah’ın huzurunda bulunduğumuz bilinciyle davranmak, öbür taraftan yetki kullanırken adil, insanlarla ilişki geliştirirken dürüst, samimi, saygılı ve merhametli olmak demektir.</p>
<p>Akıl sahibi yetişkin her bir fert, içinde yaşadığı <strong>topluma karşı</strong> sorumludur. Üstlendiği görevi en iyi şekilde yapması, tercih ve kararlarının sonucunu üstlenmesi, kimseyi aldatmaması, hata yaptığında özür dilemesi ve bedelini ödemesi, içinde yetiştiği toplumun bütün üyeleri arasında iyiliklerin yaygınlaşması ve kötülüklerin olabildiğince azalması için sürekli gayret etmesi, toplumda maddi ve manevi desteğe muhtaç olanlara elinden gelen yardımı yapması insanın topluma karşı sorumluluğunun gereğidir.</p>
<p><strong>Kendi nefsine </strong>ve <strong>ailesine karşı</strong> sorumlu olan insanın, kendisinin ve aile efradının yanlış yollara düşmemesi için dikkatli ve sorumlu davranması, dünya ve ahiret ateşlerinden kendisini ve yakınlarını koruması Rabbimizin bize açık emirlerindendir (Tahrim 66:6). Sosyal çevresine karşı sorumlu tutulan insan, soluduğu hava, içtiği su, üstünde yaşadığı coğrafya, beslendiği toprak ve hayvanlar başta olmak üzere bütün bir <strong>fizik çevreye karşı</strong> da sorumlu tutulmuştur. Dolayısıyla kendisine emanet edilen bütün bu nimetlerin emniyetinden sorumludur. Bu yüzden, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmeyen, ihmal ya da yanlışlar yapan insanlar hem dünyada hem de ahirette sorguya çekilerek cezalandırılmayı hak eder.</p>
<p>Hiç kimse başkasının günahını yüklenmeyeceği gibi günah sahibi, büyük hesap gününde bu kötü yükünü paylaşacağı bir yardımcı bulamayacak, kendi yanlış tercih ve eylemlerinin, hatalı kararlarının cezasını bizzat kendisi çekecektir (Örnek olarak bakınız: Fâtır 35:18, Necm 53:38, En’âm 6:164, İsra 17:15, Zümer 39:7). Sevgili Efendimiz meşhur “<em>Kullukum râ’in we kullukum mes’ûlun ‘an ra’iyyetih&#8230;</em>” hadis-i şerifi başta olmak üzere bir çok hadisinde insanların sorumluluğunu üstlendiği diğer insanlara karşı davranışlarından hesaba çekileceğini, aile efradına, çalışanlarına, idaresini üstlendiği insanlara karşı sorumlu olduğunu, sorumluluğunun bilincinde olarak onlara karşı hakkaniyetle ve merhametle davranması gerektiğini hatırlatmıştır. (Buharî: Cum’a 11, Ahkâm 1; Müslim: İmamet 20).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hacdaki iki facianın sorumluluğunu üstlenmek</strong></p>
<p>Hicrî 1436 haccında yaşadığımız iki facia, Müslümanların oturup kader ve tevekkül anlayışlarını ciddiyet ve samimiyetle gözden geçirmesi, sorumluluk bilincinin ne olduğunu yeniden hatırlaması, sorumsuz sorumluların cezalandırılarak sorumlu davranma ve sorumluluğunu üstlenme erdeminin yeniden kazanılması gerektiğini, yadsınamaz ve ötelenemez acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p>
<p>Kâbe’de <strong>11 Eylül</strong> 2015 <strong>Cuma</strong> günü devrilen paletli <strong>vinç</strong> kazasında <strong>111</strong> hacı adayı hayatını kaybetmiş, 238 kişi de yaralanmıştır. Müteahhit firma <strong>Bin Ladin</strong> Grubu yöneticisi medyaya verdiği beyanatta; “<em>accident was an <u>act of God</u></em>” diyerek kazanın ‘takdir-i ilahi’ olduğuna vurgu yaptı. Yakını vincin altında ölen Müslümanların bir çoğu; en yakın akrabasının canını ‘kutsal topraklar’da alan Allah’a şükretti. Kâbe’nin güvenliğinden sorumlu olan, bu iş için yüklü bir ücret alan yönetici “<em>Lâ ilâhe illallah</em>” demekle yetindi. Bazı hacı adayları yaralıların yardımına koşmak yerine tavaf ibadetini bozmamayı ve yedi şavtı tamamlamayı tercih etti!&#8230; Birkaç gün sonra anlaşıldı ki, vincin üreticisi Alman firması adına açıklama yapan mühendisin ilk gün dediği gibi vinç, denge ağırlıkları noksan halde kullanılmış. Bununla da kalmayıp, şiddetli rüzgâr estiğinde vincin devrilmemesi için yere indirilmesi gereken ağırlık taşıyan kolu (BOM) hac yoğunluğu gerekçe gösterilerek yere indirilmemiş!</p>
<p>Suudi Arabistan Sağlık Bakanı, bayramın birinci günü hac ibadeti esnasında <strong>şeytan taşlarken</strong> hayatını kaybedenlerin sayısının 769&#8217;a yükseldiğini açıkladı. Yaralıların sayısını ise 934 olarak belirtti. İlk gün 220 olarak verilen ve üçüncü günde dört kat yükselen bu rakamlar muhtemelen biraz daha artacaktır. Sorumluluğunu üstlenip istifa ederek muhakeme edilmeyi istemesi gereken Suudi yöneticiler faturayı ‘talimatları dinlemeyen hacılar’a kesti! Neyse ki yeni kral her iki facia için soruşturma komisyonu kurulması talimatı vermiş&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yüksek sorumluluk örneği vakfe duasına ümmetçe âmîn diyebilmek</strong></p>
<blockquote><p>Hacda yaşanan iki facia, kader ve tevekkül anlayışımızı ciddiyet ve samimiyetle sorgulamayı acil bir zaruret olarak önümüze koymuştur.</p></blockquote>
<p>Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez hocamız Arafat’ta 56 bine yakın Türkiyeli hacı adayına yaptırdığı vakfe duasında sorumlu bir duruş sergiledi ve sorumluluğu şer odaklarına ya da Allah’a yüklemeyip samimi ve derin bir özeleştiri yaptı:</p>
<p>&#8220;Her işimize Rahmân ve Rahîm isimlerini başlangıç eyledik. Lâkin işlerimizi adalet, hakkaniyet, merhamet ve şefkatle icra edemedik. Birbirimizden merhameti esirgedik&#8230; İslâm’ı hakkıyla temsil edemedik. Kur’an-ı Kerim’i anlamadık, meramını doğru anlatamadık. Böldük, bölündük, kendimizi tek hakikat yolcusu ilan ettik, birbirimizi küfürle itham ettik. Kendimizi, düşüncemizi, mezhebimizi, meşrebimizi kutsadık. Şiddetin adını cihad, zulmün adını zafer koyduk. Senin rahmet dinini, korku dini zannedenler varsa, sorumlusu biziz&#8230;</p>
<p>Dünyaya aldandık, hırs ve tamahın girdabında boğulduk. Kendimize yabancılaştık, iffetin kıymetini, önemini anlayamadık, anlatamadık. Zulme seyirci olduk, mazluma hak ettiği desteği veremedik. Malımızı, makamımızı, her türlü imkânımızı Senin rızana uygun bir biçimde kullanamadık. Cimriliğin, bencilliğin, çıkarcılığın karanlığında kaybolduk&#8230;</p>
<p>Omuzlarımızda kimlerin hakkı var, dilimizle kimleri ezdik, elimizle kimleri incittik? Senin evin gönüllerdi, biz nice gönüller yıktık. Senin rızan bir yetimin başını okşamakta, bir öksüzü sevindirmekte gizliydi. Biz bilerek ya da bilmeyerek kim bilir kaç yetimi yalnızlığa terk ettik, kaç öksüzü gizli köşelerde ağlattık. Komşumuz aç yatarken ondan habersiz kendimizi ağırladık. Sen muhtaçlara yardım için bizleri vesile kılmışken, biz sadece sana “Muhtaçlara yardım et Ya Rabbi!” diye dua etmekle yetindik! Şimdi hepsini burada sana itiraf ediyoruz.</p>
<p>Zulme uğrayan kardeşlerimize el uzatamadık, onları çoğu zaman yalnız bıraktık, gözyaşlarına ortak olamadık. Peygamberimizin emrettiği üzere, bir vücudun uzuvları, bir binanın tuğlaları gibi olamadık. Kardeşlerimizin halleriyle hâllenemedik, dertleriyle dertlenemedik, acılarını acımız, sevinçlerini sevincimiz bilemedik. Ne yazık ki bizler, zihinleri bir, yürekleri bir, gayeleri bir, sevgileri bir, hüzünleri bir, kederleri bir, acıları bir kardeşler topluluğu olamadık!</p>
<p>Kendimiz için istediğimizi mümin kardeşimiz için isteyemedik. Haset ettik. Gıybet ve iftiraya bulaştık. Kul hakkına girdik. Kardeşimizden hoşgörüyü dahi esirgedik. Kusurumuz boyumuzu aşmış, günahımız asırlara taşmış. Söz veriyoruz&#8230;</p>
<p><u>Açgözlüler yüzünden çocukların aç kalmadığı, Aylan bebeklerin minik bedenlerinin deniz kıyılarına vurmadığı bir dünyada yaşamayı, o dünyayı kurmayı bizlere lütfeyle Ya Rabbi!</u>”</p>
<p>Muhterem hocamızı bu yüksek sorumluluk bilinci ve samimi tevbesinin dolayı tebrik ediyor, özetle iktibas ettiğimiz vakfe duasının sonundaki anlamlı tazarru’u için can u gönülden âmîn diyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sorumluluğu Allah’a yükleme kurnazlığından vaz geçmek</strong></p>
<blockquote><p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:<br />
Belânı istedin, Allah da verdi… doğrusu bu! (Mehmet Âkif).</p></blockquote>
<p>Kur’an şairi Mehmet Âkif, Müslümanların; müptela olduğu sorumsuzluk hastalığını ve adam gibi sorumluluğunu üstlenmek yerine şark kurnazlığıyla mesuliyeti nasıl Allah’a yüklediğini 90 yıl evvel ne kadar da beliğ ifade etmiş:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Kadermiş?” Öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru:</p>
<p>Belânı istedin, Allah da verdi… Doğrusu bu.</p>
<p>Taleb nasılsa, tabî’î netice öyle çıkar,</p>
<p>Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimâli mi var?</p>
<p>“Çalış!” dedikçe şerîat, çalışmadın, durdun,</p>
<p>Onun hesâbına birçok hurâfe uydurdun!</p>
<p>Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,</p>
<p>Zavallı dîni çevirdin onunla maskaraya!</p>
<p>Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,</p>
<p>Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!</p>
<p>Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,</p>
<p>Birer birer oku tekmîl edince defterini;</p>
<p>Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir…</p>
<p>Yükün hafifledi… Sen şimdi doğru kahveye gir!</p>
<p>Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:</p>
<p>“Yetiş!” de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!</p>
<p>Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;</p>
<p>Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.</p>
<p>Demek ki: Her şeyin Allah… Yanaşman, ırgadın O;</p>
<p>Çoluk çocuk O’na aid: Lalan, bacın, dadın O;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;</p>
<p>Alış seninse de, mes’ûl olan verişten O;</p>
<p>Tabîb-i aile, eczacı&#8230; Hepsi hâsılı O.</p>
<p>Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!</p>
<p>Biraz da saygı gerektir… Ne saygısızlık bu!</p>
<p>Hudâ’yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;</p>
<p>Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete… Ha?</p>
<p>Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imâna?</p>
<p>Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a?</p>
<p>Kimin hesâbına inmiş, düşünmüyor, Kur’ân…</p>
<p>Cenâb-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhâtab olan!</p>
<p>Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefih,</p>
<p>Mükellefiyeti Allah’a eyliyor tevcih!</p>
<p>Sarılmadan en ufak bir işinde esbâba,</p>
<p>Muvaffakiyyete imkân bulur musun acaba</p>
<p>Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!</p>
<p>Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!</p>
<p>&#8220;Kader&#8221; senin dediğin yolda şer’a bühtandır.</p>
<p>Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır!</p>
<p>&#8230;</p>
<p><strong><br />
</strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Erol Çetin; “Kur&#8217;an&#8217;da Sorumluluk Kavramı ve Kapsamı”, Kur’ani Hayat dergisi, Sayı: 40, Mart-Nisan 2015, s.105-108.</li>
<li>Murat Sülün, Saffet Köse vd.; Kur’an-ı Kerim’de Mesuliyet (Kaynağı, Sınırları, Sonuçları), Ensar Neşriyat, İstanbul.</li>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; Safahat, Fatih Kürsüsü’nden, Çağrı Yayınları, İstanbul 2013, s.666-672.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/sorumlulugumuzu-ustlenebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSABETLİ BİR TEŞHİS KOYABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2015 09:00:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[3:102]]></category>
		<category><![CDATA[3:102-109]]></category>
		<category><![CDATA[âdemoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[ahlâk]]></category>
		<category><![CDATA[akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[bidat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[isyan]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Müslim 2:227]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[taassup]]></category>
		<category><![CDATA[tabiat]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tarih]]></category>
		<category><![CDATA[teşhis]]></category>
		<category><![CDATA[Tirmizî 4:343]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Uhud]]></category>
		<category><![CDATA[vahiy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=143</guid>

					<description><![CDATA[“Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/102). Teşhis; ‘kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma ve seçme’ anlamına gelmektedir. Sağlık alanında ‘hastalığı araştırıp bulguları değerlendirerek ne olduğunu ortaya koyma’ anlamında kullanılmaktadır. Sözlükte ‘hedefin tam üstüne düşme’ anlamına gelen ‘isabet’ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!&#8230;” (Âl-i İmran, 3/102).</p></blockquote>
<p>Teşhis; ‘kim ya da ne olduğunu anlama, tanıma ve seçme’ anlamına gelmektedir. Sağlık alanında ‘hastalığı araştırıp bulguları değerlendirerek ne olduğunu ortaya koyma’ anlamında kullanılmaktadır. Sözlükte ‘hedefin tam üstüne düşme’ anlamına gelen ‘isabet’ kelimesi, söz, düşünce veya öneri ile ilgili olarak ‘yerindelik, uygunluk ve yanılmazlık’ manasında kullanılmaktadır. Arapça kökenli bu iki kelimeden ilki için yeni Türkçede ‘tanı’, ikincisi için de ‘yerinde’ kelimeleri de kullanılabilmektedir.</p>
<p>Daha yakın olduğunu savunanlar da olmakla beraber, yaklaşık elli bin yıl kadar önce akıl, irade, sorumluluk bilinci gibi donanımlar kendisine bahşedilerek ‘beşer’likten insanlığa terfi ettirilen ve ‘yeryüzünün halifesi’ seçilen âdemoğlu; Âdem aleyhisselamdan Muhammed aleyhisselama kadar binlerce elçi aracılığıyla vahiy ile desteklenmiştir. Sonradan insanların farklı isimlerle anmasına rağmen, ilk peygamberden son peygambere kadar bütün elçilerin tebliğ ettikleri dinlerin ortak adı ‘islam’, ortak mesajı da ‘tevhit’ olmuştur. İslam; Allah’ın buyruklarına teslim olma, barış ve esenlik, tevhit ise Allah’ın bir tek ilah olduğunu kabul etme ve birilerinin ya da bir şeylerin O’na aracı, ortak veya yardımcı olduğu vehmine kapılmamaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ayrılmaz ikili: Kur’an ve akıl</strong></p>
<blockquote><p>Akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamaz. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p></blockquote>
<p>Toplumsal çürüme süreçlerinde kaybedilen yol gösterici ilahi mesajlar, insanlığın karanlıklar içinde boğulmaması için Rahman ve Rahim Rabbimizin yüksek bir lütfu olarak tarih boyunca dönem dönem yenilenegelmiştir. Ancak, Son Elçi Muhammed aleyhisselamdan sonra artık yeni bir peygamber ve yeni bir vahiy gelmeyeceği alenen beyan buyurulmuştur. Kıyamete kadar gelecek bütün insanların ve bütün toplumların yollarını aydınlatacak tek kılavuz Kur’an ve akıl ikilisidir.</p>
<p>Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliği vahyi en doğru şekilde anlayabilmemiz için, bilim de aklı en doğru şekilde çalıştırabilmemiz için izlememiz gereken iki uygulama modelidir. Zira, nebevî sünnet vahyin, bilim ise aklın hayata tatbik edilmiş şeklini ifade eder. Dolayısıyla, tamamı Allah’ın insanoğluna büyük ikramları olan bu nimetlerin çelişmesi ve çatışması söz konusu değildir. Bilakis, sadece insana bahşedilen bu nimetlerin dengeli birlikteliği sayesinde biz durumumuzu değerlendirebilir, sorunlarımızı teşhis edebilir ve onlara kalıcı çözümler oluşturabiliriz.</p>
<p>Sebeplerle sonuçlar arasında bağ kurabilmek ve olayları doğru görüp isabetle yorumlayabilmek için işletilmesi gereken akıl melekesi göz mesabesinde olup, görebilmesi için ayrıca ışığa ihtiyaç duymaktadır. Bu yüzden akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamamaktadır. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p>
<p>Anlayarak okumayan, mesajlarını algılayıp hayata tatbik etme çabası gütmeyen birisi için vahiy yol gösterici olmamış demektir. Zira, vahyin bir insana hidayet rehberi olması, o insanın bu niyetle vahye muhatap olması ve vahyi muhatap alması gerekmektedir. Keza, aklını devre dışı bırakarak bir insanın vahyin kılavuzluğuna tabi olması mümkün değildir. Zira, kullanılmayan, işletilmeyen akıl yok hükmündedir ve aklı olmayanı vahiy muhatap bile almamaktadır. Bu sebeple biz mevcut durumumuza ilişkin isabetli bir teşhis koyabilmek için vahyin aydınlattığı aklın çabalarına ihtiyaç duymaktayız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuçları ve sebeplerini birlikte görebilmek</strong></p>
<ol>
<li>Kur’an’ı kendi iç bütünlüğü çerçevesinde anlama çabasına girmek yerine, ciddi bir ayıklama zahmetine girmeden ve Kur’an ile sağlamasını yapmadan hâtıbulleyl misali yapışıp aldığımız rivayetler; günümüzde yaşadığımız ahlâk, inanç, düşünce ve bireysel ya da sosyal davranış problemlerimize mesnet teşkil eden ana kaynağı oluşturmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>Aklı devre dışı bırakarak nassın tek başına yeterli olduğunu zannetmek, rivayetleri kutsayıp eleştiri konusu olmaktan çıkarmak; ümmetin içinde haricilik, tekfircilik ve kadercilik gibi çarpık inanç ekollerinin gelişip yayılması sonucunu doğurmuştur.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>Bidatlere bulanma, sömürgeye elverişlilik, şiddeti yüceltme, tefrikayı içselleştirme, körü körüne tarafgirlik gibi sosyal hastalıklarımız; bütünü ıskalamamızdan, elimize geçirdiğimiz parçanın bütünün kendisi olduğuna kendimizi inandırmaktan ve lafzın yanında manayı ve maksadı da göremememizden dolayı derinleşerek bugüne kadar gelmiştir.</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>Tarihi ibret vesilesi olarak görüp ders çıkarmak yerine övgü ya da sövgü malzemesi yapmamız; bilgiyi hor görüp her şeyi duygudan ibaret görmemiz; tedvin kudretimizi yitirip bilgi üretemez hale gelmemiz; temyiz kabiliyetimizi kaybedip iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırt edemez hale gelişimiz&#8230; bütün bu hastalıklı durumlarımız, her ikisi de Allah’ın bize ikramı ve emaneti olan akıl ile vahyin arasını açmamızdan, bu ikisini birbirine rakip, hatta düşman gibi görmemizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>Nezaketi istihza konusu edip kabalığı yiğitlik saymamız; insan olmadan müslüman, bilgi sahibi olmadan düşünce sahibi, sorumlu davranmadan müttaki olunabileceğini zannetmemiz gibi derin yanılgılarımız, tasavvurumuzu Kur’an’ın kavramlarıyla inşa edemeyişimizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>Hakikati anlama çabalarını küçümseyip kendi cemaatimizin doğrularını tartışmasız hakikat ilkeleri olarak görmemiz, mümin şahsiyetin inşasında temeli oluşturan ahlâkın yerine akideyi koymamız, piramidi tersine çevirerek cezayı eyleme, eylemi inanca, inancı da ahlâka göre daha üstün görmemiz, Kur’an’ın hayat inşa eden muhteşem kavramlarını yeterince kavrayamamamızdan, daha da kötüsü taassupkârane tarafgirlikler sebebiyle vahyin kavramlarını çarpıtmamızdan, içini boşaltıp kendi hiziplerimizin kifayetsiz manalarını Kur’an’ın kavramlarına yedirmeye çalışmamızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="7">
<li>İslam coğrafyası genelinde karşımıza çıkan sosyal, ekonomik ve siyasal sorunların bir çoğu hilafet gibi kuşatıcı güçlü bir siyasi şemsiyeyi yitirmekten kaynaklanmaktadır. Hilafet kurumunun ilgasıyla darmadağın olan Âlem-i İslam, küresel şer odaklarının ve zalim büyük komşularının çifte sömürüsüne sahne olmuştur. Batı medeniyeti karşısında farklı alanlarda peşpeşe yaşanan yenilgiler, cetvelle çizilen sun’i sınırların yol açtığı toprak sorunları, şeytani bir ustalıkla körüklenen etnik çatışmalar, son derece zengin tabiî ve beşerî kaynaklarının fütursuzca sömürülmesi gibi tarihî ve sosyolojik travmalar, Ümmet-i Muhammed’in özgüvenini yitirmesine ve kimlik krizi yaşamasına yol açmıştır.</li>
</ol>
<ol start="8">
<li>Kur’an’ın ve Sevgili Nebi’nin bize tavsiye ettiği tevbeyi ve nefis muhasebesini anlamını bilmediğimiz Arapça sözleri belli bir nağme eşliğinde tekrar etmekten öteye geçirerek hatalarımızdan yakıcı bir pişmanlık duymayışımız ve içtenlikle özeleştiri yapamayışımız ve bize eleştiri yöneltenleri düşman belleyişimiz; dilimizle farklı söylesek bile kendi mezhebimizin, meşrebimizin, cemaatimizin ve önderimizin korunmuş olduğuna kesin olarak inanmamızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="9">
<li>Büyük insanların, dinî ve siyasi önderlerin, eski ve yeni âlimlerin hata yapabileceğini kabul etmeyişimiz ya da bir hatalarını gördüğümüzde onların gözümüzden büsbütün düşmesi, sorumluluğun “ferden” olduğunu, ayıklamanın ve doğru olanı seçmenin kaderimizin taa kendisi olduğunu kavrayamayışımızdan kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="10">
<li>Allah’ın koyduğu ölçülerle yetinmeyişimiz; sahte kutsallar ve asılsız takva anlayışları geliştirmemiz, yalancı otoriteler oluşturmamız; Allah’ın hakkını yeterince takdir edemeyişimizden ve O’nun bizim için belirlediği çerçeveye razı gelmeyişimizden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="11">
<li>Allah’ı bir, Peygamber’i bir, Kitab’ı bir, Kıble’si bir olan Ümmet-i Muhammed’in dirlik bulamaması birlik olamamasından, birlik olamaması da “Kardeş olun” ve “Müminler ancak kardeştirler” gibi açık ilahi talimatlara kulak asmayışından, daha da kötüsü kendi kavim, hizip, mezhep ve grup menfaatlerini ümmetin menfaatlerinden üstün ve öncelikli görmelerinden kaynaklanmaktadır.</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dengeli bir ümmet olabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Akıl vahyin aydınlatıcı kılavuzluğundan vareste kalamaz. Ancak, vahyin hidayet olabilmesi ve insanlığa dosdoğru yolu gösterebilmesi de aklın faaliyetine vabestedir.</p></blockquote>
<p>Bu haftaki yazımızı Rabbimiz’in Âl-i İmran Sûresi’ndeki şu diriltici buyruklarıyla noktalayalım:</p>
<p>“102. Ey (Kur’an’a) iman edenler! Allah’a karşı sorumluluğunuzun gereğini hakkıyla yerine getirin! Ve (Allah’a) tam teslim olmadan can verecekseniz, sakın ölmeyin!</p>
<ol start="103">
<li>Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da, O’nun lutfu sayesinde kardeş oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da, sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.</li>
<li>Öyleyse sizler hayra çağıran, meşru ve iyi olanı öneren, kötü ve yanlış olandan da sakındıran bir ümmet olun! İşte onlar, evet onlardır sonsuz mutluluğa erenler.</li>
<li>Kendilerine hakikatin apaçık belgeleri geldikten sonra parçalanıp birbirine düşen kimseler gibi olmayın; işte bunlar var ya, korkunç bir azaba müstahak olanlardır;</li>
<li>bazı yüzlerin ağarıp bazı yüzlerin karardığı o günde, yüzü kara çıkanlara (denilecek ki): “İmana erdikten sonra inkâra saptınız ha? O hâlde, inkârınızdan dolayı tadın azabı!”</li>
<li>Fakat yüzü ağaranlar Allah’ın rahmetine garkolacaklar; onlar o rahmette daimi kalacaklar.</li>
<li>İşte bütün bunlar Allah’ın mesajlarıdır. Biz bunları sana, gerçek bir amaca mebni olarak iletiyoruz; zira Allah, hiç kimseye haksızlık etmek istemez.</li>
<li>Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah’a aittir; ve tüm iş ve oluş sonunda Allah’a döner (bu yüzden kâinattaki her şey Allah’ın yasalarına göre hareket eder).”</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mustafa İslâmoğlu hocamız, açık ve anlaşılır şekilde çevirdiği bu muhteşem âyetlere şu notları da düşmüştür:</p>
<ol>
<li>Allah Rasulü 103. âyette sözü edilen ipin Kur’an olduğunu söylemiştir (Müslim, 2:227; Tirmizî, 4/343). Vahdet sosyal tevhid, tevhid akidevi vahdettir. Doğal olarak tefrika da sosyal şirk olmaktadır.</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>104. âyetin alternatif bir anlamı da şudur: “Ümmet saparsa onu düzeltecek bir maya topluluk bulunsun!” Bu bir ebedî risalet çağrısıdır. Risaletin Nebi’den sonra ümmetin omuzlarında olduğunu beyan eden bu âyet Fâtır Sûresi’nin 32. âyeti ışığında anlaşılmalıdır. Bu âyet “ümmet” olmanın bir takım kurmak ve kuru kuruya o takıma mensup olmak değil, ehliyet ve liyakat kesbetmek demeye geldiğinin belgesidir. Zira ‘ummet’ kelimesinin türetildiği kök “anne”, ümmet de insanlığa anne gibi şefkat ve merhamet abidesi kesilen toplum anlamına gelir.</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>105. âyetle yasak kılınan görüş farklılığı değil, bu farklılıkların inanç birliğini parçalamasına izin vermektir.</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>109. âyette zımnen şöyle denmektedir: Ey insan! Bütün bir kâinat Allah’ın yasalarına uyarken, sen Allah’ın tabiat, tarih ve toplum için koyduğu yasaları gözardı ederek nasıl bir netice elde etmeyi bekliyorsun?! Bütün bir kâinat Allah’a aitken, sen O’na isyan ederek kime sığınmayı düşünüyorsun?</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>110. âyetten itibaren sûre, Uhud imtihanı üzerinden İslâm cemaatine hitap ediyor ve Müslümanların evrensel ahlâkî sorumluluklarını hatırlatıyor. (Hayat Kitabı Kur’an: Gerekçeli Meâl-Tefsir, İstanbul 2013, c. I, s. 125-126).</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/isabetli-bir-teshis-koyabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÖZGÜR BİREYİN  HAK VE SORUMLULUK DENGESİNİ KURABİLMESİ</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Apr 2015 06:06:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[11:13]]></category>
		<category><![CDATA[16:99]]></category>
		<category><![CDATA[17:73]]></category>
		<category><![CDATA[19:80]]></category>
		<category><![CDATA[19:93]]></category>
		<category><![CDATA[19:95]]></category>
		<category><![CDATA[2:255]]></category>
		<category><![CDATA[2:48]]></category>
		<category><![CDATA[33:72]]></category>
		<category><![CDATA[40:12]]></category>
		<category><![CDATA[6:107]]></category>
		<category><![CDATA[6:148]]></category>
		<category><![CDATA[6:94]]></category>
		<category><![CDATA[7:6]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hanife]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Azam]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[kadercilik]]></category>
		<category><![CDATA[nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Yaparel]]></category>
		<category><![CDATA[şirk]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=93</guid>

					<description><![CDATA[İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>İmam-ı Azam Ebu Hanife, fıkhı ‘kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi’ olarak tanımlar.</p></blockquote>
<p>İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri, fıkhı; “<em>ma’rifetu’n-nefsi mâ lehâ ve mâ aleyhâ</em>: nefsin lehine ve aleyhine olan hususları bilmesi” yani, kişinin hak ve sorumluluklarını bilmesi olarak tanımlar. Dolayısıyla hak ve sorumluluk denklemini kişide başlatmaktadır. Tarih boyunca insanlığın yolunu aydınlatan ilahi mesajlar, bir birey olarak insanın fıtratında var olan hak bilincini geliştirmeyi amaçlamış, hak ve sorumluluk dengesini kurarak dünyada insanca bir hayat nizamı kurmayı öğütlemiştir. Bu emaneti toplumsal alanda yapma ödevinde olan insan, fert olarak hak sahibi kılındığı gibi vecibelerin de öncelikli muhatabı olmuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birey mi toplum mu?</strong></p>
<blockquote><p>Bahşedilen bir hakkın kullanımı kişinin keyfine kalmış bir husus olmayıp o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de.</p></blockquote>
<p>Hak ve sorumluluklar toplumsal alanda görünür olsa da meselenin odağında birey bulunmaktadır. Nitekim, dünyadaki tutum ve davranışlarının hesabını vermek üzere mahşer alanına gruplar halinde sevk edilecek olan insanlar toplu halde değil, bilakis tek tek, “ferden” (19:95:5, 19:80:5), “abden” (19:93:10), “furâdâ” (6:94:3), “vahdeh” (40:12:6) yani ferden ferda sorguya çekilecektir. Bu bireysel sorgudan elçiler de muaf değildir (7:6:6). Bu sebeple insan hak ve sorumlulukları kişiye özgü olup vazgeçilemez ve devredilemez niteliktedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Din psikolojisi hocası Prof.Dr. Recep Yaparel, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayımlanan “İslam’a Giriş: Ana Konulara Yeni Yaklaşımlar” isimli eser içinde yer alan “Birey: Özgür ve Sorumlu Varlık” başlıklı çalışmasında (Ankara 2007: 347-364) özgürlük ve sorumluluk konusunda odakta ferdin oluşunu şu şekilde açıklamaktadır: İnsan açısından birey vasfını kazanmak, onun tabiatının normal bir neticesidir. Yani, insana giydirilmiş ya da ödünç olarak verilmiş bir imtiyaz değildir. Bu onun en doğal insan hakkıdır. Ancak, insanlık tarihi, bu hakkın ona nasıl, ne kadar ve ne şekilde verileceği ya da verilip verilmeyeceği üzerindeki tartışmaların sahnesi olduğu kadar, aynı zamanda en geniş arşividir (354).</p>
<blockquote><p>Batıda üretilen insan hakları söylemleri, başta Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından nakıstır.</p></blockquote>
<p>Doğumla birlikte birey olma yolunda ilk adımını atan insan yavrusunun tabiatındaki bedenî, hissî ve bilişsel (kognitif, zihnî) unsurlar eşzamanlı gelişmeye ve güçlenmeye başlar. Bu güçleri vasıtasıyla birey adayı insan, çevreye uyum sağlayabilmektedir. Ancak, bu uyumunun sağlıklı ve insan onuruna uygun olabilmesi, bu unsurlar arasındaki bütünlük ve ahenge bağlıdır. “Benlik” diye isimlendirilen bu kişilik bütünlüğü ferdîleşme süreci ile paralel gitmediğinde insan, yalnızlık ve güçsüzlük duygularıyla baş edebilmek uğruna birtakım sağlıksız ya da normal olmayan, insan onuruyla bağdaşmayan davranışlara yönelebilmektedir. Bu çerçevede insana bahşedilen özgürlük (hürriyet), onu varlık sebebine yükseltirken ağır bir sorumluluk yüküyle de karşı karşıya bırakmaktadır. Bireyselleşme sürecinde ortaya çıkan ve insan hayatının olmazsa olmazlarından bir diğeri de tecrit (izolasyon) edilmekten ya da psikolojik yalnızlıktan kaçınma ihtiyacıdır (356).</p>
<blockquote><p>Sadece haklardan söze edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p></blockquote>
<p>Kişilik bütünlüğünün harcı diyebileceğimiz ahlaki değerlerin kazanılması ve yaşanması, toplum sayesinde mümkün olduğundan, bireyin mutlak anlamda kendisini toplumdan tecrit etmesi, ruhsal ve fiziksel anlamda sağlıklı bir hayat açısından uygun değildir. Çevre karşısında kişilik bütünlüğünü, yani benliğini korumak ve geliştirmek durumunda olan birey için sadece reaksiyonda bulunmak yeterli değildir. Sürekli değişme istidadı gösteren çevreyi yeniden yorumlamak ve yapılandırmak, bireyin çevresine yönelik eylemlerinde aktif rol oynamasını kaçınılmaz hâle getirmektedir. Her bireyin içinde bulunduğu durum kendine özgü olacağından, her bireyin kendi sorunlarını tek tek çözmesi en uygun yaklaşım olacaktır. İnsana tanınan bu büyük ayrıcalık aynı zamanda onun ferdîleşmesini mümkün kılan en değerli unsurdur (357).</p>
<blockquote><p>Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur.</p></blockquote>
<p>Her açıdan üstün niteliklerle donatılmış bir varlık olan insan diğer taraftan birtakım zaaflarla da mualleldir. Zaten insanın ayrıcalığı bu ikilemin doğurduğu dinamizmden neşet etmektedir. İnsan tabiatında doğuştan var olan bu dinamizm ve değişkenlik, toplumla girilen karşılıklı etkileşimin de katkısıyla, bölünemez bir bütünlük arz eden tek tek, biricik bireylerin gelişmesine zemin hazırlamaktadır (359). Kur’an’ın “emanet” olarak tanımladığı hedef, yani tüm insanların birlikte gerçekleştirerek paylaşacakları huzur, barış ve mutluluk dolu bir hayat; bu görevin üstesinden gelebilecek donanıma sahip bireylerin önüne konmuştur (33:72). Çünkü şeytanın desiselerine maruz kalan benliklerini sahip oldukları gerçek iman ve irade gücüyle ayakta tutabilen bireyler, sadece Allah’ın emanetinin gereğini yerine getirebilir. Bunun sebebi, benlik sahibi kişilere, yani bireylere, şeytanın gücünün yetmeyeceği gerçeğidir (16:99). Benlik yapısındaki düzen ve ahenk birtakım içsel ve dışsal faktörlere bağlı olarak bozulabilse de, birey olabilmeyi başarmış insanlar, tabiatlarındaki asli özelliklerine, –güçlü irade ve doğru algılayışlarının da yardımıyla–, tekrar Allah’a dönerek ve O’nu sürekli hatırlayarak birey olmanın yegâne anlamı olan benliklerini güçlendirebilir (361).</p>
<blockquote><p>Allah kulunun şirk koşmasını asla dilemez, ancak, onun düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına alarak şirk koşmasını da engellemez.</p></blockquote>
<p>Kur’an’ın insan kişiliğindeki hassas denge hâline işaret eden “takva” kavramı, dengedeki bozulmanın neden olabileceği olumsuz sonuçlara karşı bireyin kendisini muhafaza etmesini ifade etmektedir. Takva, insanın, birey olma bilinciyle, gerçeklik karşısında benliğini koruma gayreti içerisinde haddini aşmayarak dengeyi devam ettirmesidir (362). Kur’an, bazı dinlerde olduğu gibi Allah ile insan arasına herhangi bir aracının girmesine müsaade etmemektedir. Çünkü aksi, kişinin bireyselliğinin ihlali anlamına gelir. Onurlu birey, Allah’ın karşısında tek başına dimdik ayakta durabilme cesaretine ve gücüne sahip olmakla sorumludur: “Hiçbir kimsenin diğerinin adına bir şey yapamayacağı, hiçbir aracının kabul edilmeyeceği, hiçbir karşılığın alınmayacağı ve insanların hiçbir yardım görmeyecekleri kıyamet gününden sakınınız.” (2:48). Kıyamet günündeki durumu tasvir eden benzeri ayetlerdeki manzara, bireyselliğin ve tekbaşınalığın doruk noktası olarak görülebilir. Böyle bir güne hazır olmanın ön şartı, birey olmayı başarabilmektir. Kur’an böylece, kabileciliğin ve kavmiyetçiliğin hüküm sürdüğü bir toplumsal yapı içerisinde değersizleşen insan onurunun yeniden hak ettiği düzeye çıkabilmesi için, bireyin evrendeki konumuyla ilgili bilinç düzeyini yükseltmeyi hedeflemektedir. Kur’an’ın idealize ettiği insanlık projesinde bireyler, birbirinden kopuk ve ilintisiz monadlar gibi hareket eden varlıklar değildir. Tam tersine, kendisi için istediğini bir başkası için de istemedikçe gerçek bir mümin olamayacağı bilinciyle sürekli iyinin ve güzelin elde edilmesinin peşinde koşan kimselerdir (363).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hak varsa sorumluluk da var</strong></p>
<blockquote><p>Baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Allah tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255).</p></blockquote>
<p>Yeryüzünün halifesi seçilerek yönetme emaneti kendisine tevdi edilen insan, elbette bu emaneti ifa edebilecek haklar sistemiyle desteklenmiştir. Ancak, olay haklardan ibaret olmayıp bu haklar sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. İstisnai durumlar ve dezavantajlı kişiler hariç, hakkın söz konusu olduğu yerde sorumluluk da zorunlu olarak söz konusu olur. Sadece haklardan söz edilip sorumlulukların söz konusu edilmediği yer ancak cennet hayatı olabilir.</p>
<p>Hakkın aynı zamanda bir ‘vecibe’ boyutunun bulunduğunu da göz ardı etmemek gerekir. Zira, bahşedilen bir hakkın kullanımı insanın keyfine kalmış bir husus olmayıp kişinin o hakkı kullanması ve gereğini yerine getirmesi onun görevidir de. Bu yüzden, alacağı bir haktan feragat etmek kişi için faziletli bir davranış sayılırken, vecibe olan bir haktan feragat etmek görevini ihmal etmek ve sorumsuz davranmak anlamına gelir, bu yüzden de cezalandırılır. Batı dünyasında ortaya çıkan insan hakları söylem ve belgeleri, başta her şeyi yaratan, hak bilincini bahşeden Allah’ın hakkı olmak üzere bir çok hakkı ve hakların vecibe boyutunu hesaba katmadığından, insanlığın derdine deva olamamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sadece Allah’a kul olmak </strong></p>
<p>Hak ve sorumluluk dengesini gözeten hakiki bir özgürlük anlayışı, ancak, Allah’a kul olmakla elde edilebilir. Zira, Allah’a kul olamayan insan, bilerek ya da bilmeyerek başka nesnelerin veya öznelerin kölesi olur. Sadece Allah’a kul olan, O’nun vaz’ettiği zamanlar ve mekânlar üstü ezeli ve ebedi ilkelere riayet eden insan, yaratılmış, kurgulanmış hiç bir gücün önünde eğilmez, insanın özgürlüğünü ipotek altına almaya çalışan, onu köleleştirerek sömürmek isteyen tüm odaklara karşı mücadele etme hak ve vecibesini bütün benliğiyle hisseder ve bu yolda bir ömür mücadele eder.</p>
<p>Prof.Dr. Bayraktar Bayraklı hoca, En’âm Sûresi’ndeki “Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı&#8230;” ayetinin tefsirini yaparken (6:107), Yüce Allah’ın kulunun şirk koşmasını asla dilemediğini, zira şirki büyük bir zulüm olarak tanımladığını, ancak, insanın şirk koşmasını da engellemediğini, düşünce ve inanç özgürlüğünü baskı altına almadığını izah eder (Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları, İstanbul 2013: 6/466-467).</p>
<p>Hz. Peygamber de (s) insanların dine girmesi için zorlayıcı tedbirler almamıştır. Çünkü onun görevi mesajı ulaştırmaktı, kabul ettirmek değil: “Sen öğüt ver. Sen ancak bir öğüt vericisin. Onlara &#8216;zor ve baskı&#8217; kullanacak değilsin.” (88:21-22).  Zira, baskı ve zorbalık insanın fıtratına olduğu kadar dinin ruhuna da aykırı olup Yaratıcı tarafından kesin bir dille yasaklanmıştır (2:255). Bu yüzden Yüce Allah, dinden dönen mürtedler hakkında dünyada bir yaptırım uygulanmayıp o kişilerin Kendisine havale edilmesini istemektedir (4:137). İşte Kur’an insana bu denli geniş bir özgürlük alanı tanımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çarpık kadercilik anlayışı </strong></p>
<p>Kur’an’ın “kendi elleriyle kazandıkları yüzünden” diyerek insanın sorumluluğunda olduğunu açıkça ifade ettiği eylemlerini İslam tarihi boyunca ‘kader’e havale edenler hep olmuştur. Oysa, Allah “Bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (11:13) buyurmuş, bireysel ve toplumsal değişimden insanı sorumlu tutmuştur. Allah Rasulü (s) bu âyetin tefsiri sadedinde “Nasıl olursanız, öyle idare olunursunuz.” buyurmuştur. İsrâ Sûresi’ndeki “Biz her insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık.” (17:73) âyetiyle eylemlerin sorumluluğu açıkça insana verilmişken, asırlar boyunca İslam dünyasında, tıpkı müşriklerin düşündüğü gibi “Eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız şirk koşardık.” (6:148) şeklindeki batıl savunmayla özdeş addedilebilecek çarpık bir kader anlayışı yayılma alanı bulabilmiştir.</p>
<p>Gerek batıda üretilen insan hakları söylem ve belgelerinin, gerekse İslam dünyasında on dört asır boyunca oluşan hak söylemlerinin Kur’an’ın ışığında yeniden gözden geçirilmesi ve Müslümanların ve tüm insanlığın dikkatine sunulması ehem bir vecibe olarak önümüzde durmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/ozgur-bireyin-hak-ve-sorumluluk-dengesini-kurabilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İNSAN OLABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Mar 2015 10:41:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şeriati]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya]]></category>
		<category><![CDATA[Aliya İzzetbegovic]]></category>
		<category><![CDATA[beşer]]></category>
		<category><![CDATA[çift kutup]]></category>
		<category><![CDATA[doğu ve batı]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hinduizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[insanın görevi]]></category>
		<category><![CDATA[insanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İslambilim]]></category>
		<category><![CDATA[kabiliyet]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<category><![CDATA[Mutezile]]></category>
		<category><![CDATA[rabb]]></category>
		<category><![CDATA[takva]]></category>
		<category><![CDATA[tam insan]]></category>
		<category><![CDATA[tek boyutlu insan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=72</guid>

					<description><![CDATA[Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çift kutuplu fıtratı gereğince büsbütün dünyevileşmeye olduğu gibi dünyadan el etek çekip mistik bir hayat tarzı benimsemeye de elverişli olan insan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın yerine getirebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur. Zira, insanlık yolculuğunda önünü doğru düzgün görebilmesi için, göz mesabesindeki aklın yanında ışık mesabesindeki vahye de hep muhtaç olmuştur. Zira, görme eyleminin gerçekleşebilmesi için gözün varlığı yetmez, ışığa da ihtiyaç duyulur. Nitekim, son vahiy Kur’an’ın kendisine verdiği güzel isimlerden biri de “nur” olup, bu nur kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<blockquote><p>İnsan, kendisine bahşedilen yüksek kabiliyetler yanında görevini bihakkın ifa edebilmek için vahyin yol göstericiliğine her zaman ihtiyaç duymuştur.</p></blockquote>
<p>Doğuştan getirdiği ve bir ömür bünyesinde barındırdığı olumlu-olumsuz, iyi-kötü hasletleri sebebiyle insan kendine ve Rabbine yabancılaşabildiği gibi “emanet”e sadakat göstererek, ona ihanet etmeyerek potansiyelinin zirvesine çıkabilmekte, olgun, dengeli, tam bir insan olabilmektedir. İnsan, kötü hasletlerini terbiye ederek, iyi hasletlerini geliştirerek; Yaratan başta olmak üzere -sınırlı düzeyde de olsa- varlık bilgisi ve bilincine sahip olabilen, zeki, akıllı, fedakâr, tahammülkâr, ümitvar, kendini kontrol edebilen, affedebilen, vefalı, mütevazı, sevgi dolu, gerçekçi, hürriyetine düşkün, değerlere/ilkelere göre davranan, aidiyet hisseden, emanete riayet eden, sorumluluk bilincine sahip bir varlık olabilmekte, böylece yeryüzünün yöneticiliğini hak etmektedir.</p>
<blockquote><p>İmtihanın sırrı, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiştir.</p></blockquote>
<p>Öbür taraftan insan, ihtiras, kibir, yığma tutkusu, nankörlük, zalimlik, cahillik, müstağnilik, zayıflık, sabırsızlık, acelecilik, cimrilik, cedelcilik, hasım olmaya yatkınlık, hırs, yaygaracılık, unutkanlık, korkaklık, kindarlık, hayalcilik, isyankârlık, ihanet/hıyanet, tutkuyla bağlanma, bile bile yanlış yapma gibi derin menfi zaafları sebebiyle, imar etme göreviyle kendisine emanet edilen yeryüzünü ve dünya hayatını büsbütün ifsad edebilen bir varlıktır. İmtihan sırrı tam da bu iki uç arasında bir denge sağlayabilmekte, zaaflarını ve meziyetlerini terbiye ederek yönetebilmekte, ilahi kılavuzluğa uygun bir insani hayatı inşa edebilmekte gizlenmiş durumdadır.</p>
<blockquote><p>İnsanoğlu görevini bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir.</p></blockquote>
<p>İnsanoğlu, emanete riayet etme ve yeryüzünü imar etme görevini; kendi nefsini, ailesini, toplumunu tezkiye ederek/arındırarak, bireysel ve toplumsal ıslaha yönelik fikri ve davranışsal çabalar ortaya koyarak yerine getirebilmektedir. Bu yüksek görevini bihakkın yerine getirebilmesi için kendisine ruh, akıl, irade, vicdan, iman, haysiyet, varlıklara isim verebilme, zaman bilinci, organizasyon becerisi, sosyalleşme, sosyal kurumlar oluşturabilme, hak ve özgürlük bilinci, hakikat aşkı, gibi yüksek kabiliyetler ihsan edilmiştir. Bu kadar emanetin diğer yaratılmışlara değil de insana  tevdi edilmiş olması; onun ‘yeryüzünün halifesi’ seçilmesi, sınava tabi tutulması, kendisine yöneltilen soruların cevapları mahiyetindeki tercihlerinin karşılığını gerek bu dünyada gerekse ahirette görecek bir varlık olması sebebiyledir.</p>
<blockquote><p>Allah Teala, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini ideal model olarak göstermektedir.</p></blockquote>
<p><strong>İnsan olabilmek</strong></p>
<p>Haysiyeti ve hürriyeti için, inandığı değerler için canını bile feda edebilecek kadar yüksek bir hakşinaslık duygusu taşıyan insan, baskı ve zorbalıkla değil, güzel muamele ve ikna yoluyla yola gelecek bir fıtratta yaratılmıştır. Bu yüzden Allah Teala, emir ve yasaklarını beyan buyururken gerekçelerini de bildirmektedir. Yine, Yüce Yaratan, yüksek bir kopyalama yeteneğiyle yarattığı insanın bu özelliğine uygun olarak, mesajını insanlığa iletmek üzere seçip gönderdiği elçilerini, aynı zamanda insanlık için “en güzel örnek”ler, rol-modeller olarak takdim etmiştir. Allah Teala “<em>yâ eyyühe’n-nas</em>; ey insanlar” hitabıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlığa, son ilahi mesajı yanında Sevgili Efendimiz’in güzel örnekliğini de ideal, olgun, tam insan olma yolunda ideal model olarak göstermektedir. Nitekim, bir meleğin ya da sadece bir kitabın değil, bir insanın elçi olarak seçilip gönderilmesi; onun taklit edilebilir, izinden gidilebilir olması, insanların ‘kendi içlerinden’, kendi türlerinden biri olması hasebiyledir.</p>
<blockquote><p>İnsan “beşer” olarak doğar, zamanla “insan” olur. İnsanlaşma doğumdan ölüme kadar devam eden bir süreçtir.</p></blockquote>
<p><strong>Zıt noktalar arasında insanlaşma süreci</strong></p>
<p>İnsan doğasının iyiliği-kötülüğü, doğuştanlığı-sonradanlığı, tikelliği-tümelliği, insanın özgürlük ve kader sorunu, insanın kurtuluşu meselesi gibi kadim büyük problemleri Doğu’nun ve Batı’nın din ve felsefelerine göre detaylıca inceleyen Prof.Dr. Kadir Canatan’ın, 2014 sonunda yayınladığı “İnsan Fenomeni” isimli eserinin sonuç kısmında yer alan şu kıymetli tespitler alana çok önemli katkılar sunmaktadır:</p>
<blockquote><p>“Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal insan ise çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (Ali Şeriati)</p></blockquote>
<p>İslam’a göre insan, potansiyel olarak zıtlıkları içeren, dolayısıyla tek boyuta indirgenmesi mümkün olmayan bir varlıktır. Bu dünyada hem iyi hem de kötü eğilimler sergilemektedir. Tümden iyi ya da tümden kötü insan yoktur. Eğer insan kendinde bulunan iyi özellikleri geliştiriyor ve bu özellikleri koruyacak bir sosyal çevrede yaşıyorsa, o iyi bir insan olur. Tersi durumda ise kötü bir insan olur. Bu, iyi insandan kötü davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmediği gibi kötü insandan da hiçbir zaman iyi davranışlar sadır olmayacağı anlamına gelmez. Kur’an’a göre insan, hiç bir zaman olmuş-bitmiş bir varlık değildir. O, “beşer” olarak doğar, ama zamanla “insan” olur. İnsanlaşma bir süreçtir ve bu süreç, doğumdan ölüme kadar kesintisiz bir şekilde sürer. Beşer, potansiyel insandır. Beşer “doğulur”, insan “olunur”. Kendi iç dünyasında insan, iki uç nokta arasında gidip gelmeye müsaittir (s.352).</p>
<blockquote><p>“’Semanın çocuğu’ iken ‘yeryüzünün kurdu’na dönüşen insan ile hayvan arasında kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!” (Aliya İzzetbegoviç)</p></blockquote>
<p>İslam, insanın dünya hayatının bir sınav alanı olduğunu vurgulayarak, onu ‘sorumlu’ ve ‘bilinçli’ bir birey olarak tanımlamaktadır. İman edip etmemek kişinin bilinçli bir tercihidir. Seçim ve tercihin olduğu yerde, Hristiyanlıkta var olan ‘doğuştanlık’ ve ‘sabit bir doğa’ fikrini kabullenmek mümkün değildir (s.354). Geleneksel düşünce ve dinlerde insanın doğum, yaşam ve ölümünü kuşatan ilahi determinizm fikri oldukça yaygındır. İslam düşüncesine de sirayet etmiş olan bu ‘kadercilik fikri’, insanın irade ve seçimlerini iptal eden ve özgürlüğünü ortadan kaldıran bir yaklaşımdır (s.355). Mutezile dışındaki kelam ekolleri kader konusunu ontolojik (yaratma) düzleminden taşırarak insan fiillerini de kapsayacak şekilde genişletmişler ve insanı eylemlerinin yapıcısı olmaktan çıkarmışlardır. Böylece, varlık âleminde var olan hiyerarşi fikrini yıkarak insan ile diğer canlılar ve cansız nesneler arasındaki temel farkı ortadan kaldırmışlardır (s.357). İnsanın fiillerini Allah’a izafe eden böyle bir kader fikrinde ısrar edenler, dünyanın bir sınav alanı olduğu esasına dayalı sistemi çökertmektedir. Bu durumda ortada ne kendi içinde tutarlı bir dini sistem kalmakta, ne de ‘sorumlu’ ve yargılanma konusu bir insan fikri kalmaktadır! (s.358).</p>
<p>Kur’an’da, Hinduizm’de olduğu gibi bir ‘çevrim’ fikrine ya da Hıristiyanlık’ta olduğu gibi ‘günahkâr’ bir insan doğası fikrine rastlanmaz. Dolayısıyla bu din ve öğretilerin anladığı anlamda bir kurtuluş düşüncesi yoktur. İslam’da kendine özgü bir hidayet felsefesi mevcuttur. İnsan her ne kadar aklıyla ve kendi çabalarıyla eşyanın hakikati konusunda bazı bilgilere ulaşabilirse de hidayet için ilahi rehberliğe muhtaçtır. Nitekim peygamberliğin gerekçesi de budur. İnsan, dünya hayatında bir öndere ihtiyaç duyar. Bu nedenle Allah, tarih boyunca pek çok elçi göndererek insana doğru yolu göstermiştir. Fakat yol gösterme/hidayet, insan için bir seçim meselesidir. Hiç kimse hidayete zorlanamayacağı gibi hiç kimse de çaba sarfetmeksizin kurtuluşa eremez (s.361).</p>
<p>Kur’an’a göre insan tabiatı hem iyiye hem de kötüye meyillidir. İnsan, seçim ve tercihleriyle kendi doğasına müdahalede bulunur ve özbilincini kullanarak kendine istikamet belirler. İnsan, dikey olarak salt iyilik üzere olan melek ile salt kötülük üzere olan şeytan arasında gidip gelme, “melekten yüce, şeytandan alçak” olma imkânına sahiptir. Bedensel tabiatı onu aşağıya, ruhsal tabiatı ise onu yukarıya çeker. Kurtuluş için iman, yani Allah’a teslimiyet şarttır, ama bu sadece bir başlangıçtır. İman, amelle ete kemiğe bürünmek zorundadır. İnsanın kurtuluşu, bu anlamda kendi elindedir. İnsan, Allah’ın ve elçilerinin gösterdiği yola katılıp bu yol üzerinde sürekli bir çaba (cihad) içinde olursa, iman aktif hale gelir. Nitekim tüm peygamberler insanlara önder ve rol-model olma işlevlerini tebliğ, hicret ve cihad görevleri yoluyla yerine getirmişlerdir. Hidayetin zıddı olan dalalet, sapma anlamına gelir. İnsan, manevi yolculuğunda kendisini saptıran veya engelleyen manilerle mücadele etmek, yani cihad etmek zorundadır (s.362).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Günümüz insanı ve ideal insan </strong></p>
<p><strong> </strong>Modern hayatta ne yazık ki faziletli insan değil uysal insan, erdemli davranan değil, menfaatine göre yön değiştiren insan modeli yaygınlaşmış durumda. Eğitimiyle, siyasetiyle, ekonomisiyle&#8230; modern sistem insanı olmaya ve olgunlaşmaya değil de imaja ve görünür olmaya yönlendirmektedir. “Doğu ve Batı Arasında İslam” eserinin müellifi bilge kral Aliya İzzetbegoviç’in ifadesiyle kapitalizmden önce ‘semanın çocuğu’ olan insan, ‘yeryüzünün kurdu’ olmuştur artık: Yiyen, içen, uyuyan, soğuktan ve sıcaktan korunan, çiftleşen, cinsel haz duyan, toplum içinde faaliyet gösteren, fakat diğer hayvan türlerinden konuşma yeteneği, dili, düşünme ve el üretimi, estetik eğilimleri ile farklı olan bir ‘hayvan’. İnsan ile hayvan arasında, kalite farkı değil derece farkı kalmıştır artık!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı’nın “tek boyutlu insan” tezi karşısında “tam insan” tezini savunan merhum Ali Şeriati günümüz insanı ile ideal insanı şu şekilde mukayese etmektedir:</p>
<p>“Mevcut insan daha çok yarar ve çıkara eğilimli olan insandır. Arzu edilen ve ideal insan ise olması gereken, bütün öğretilerin, bütün sanatların ve bütün dinlerin övdükleri ve en azından yaratma savında oldukları insandır. Mevcut insan, değeri çıkara feda etmektedir çoğu kez. İdeal ve arzulanan insan ise tam tersine, çıkarı kolayca kurban etmektedir değere.” (İslambilim I, Fecr, 2011:236).</p>
<p><strong> </strong>Emanete sadakat gösteren, ‘takva elbisesini giyerek’ sorumluluk bilinci kuşanan, insanlara yandaşlık, düşmanlık ya da çıkar odaklı değil, insan olmaları hasebiyle adalet ve ihsan ile muamele eden, geçici dünya menfaatlerine tamah etmeden hakkı üstün tutan, hakkın yanında duran, sorunlarını birbirlerini yok edercesine çatışarak değil, konuşarak, feragatte bulunarak, Allah’ın en ileri model olarak insanlığa gösterdiği “affetme” yöntemini tercih ederek kalıcı çözüme kavuşturabilen, vahye mutabık bir hayatın inşası için bir ömür çaba sarfeden insanlardan olabilmek duasıyla&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/insan-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
