<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Halep Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://p.fethigungor.net/etiket/halep/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://p.fethigungor.net/etiket/halep/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Sep 2018 10:03:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>TÜRKİYE VE YAKLAŞAN KAÇINILMAZ SAVAŞ (II)</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Sep 2018 10:03:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlığın Sorunlarıyla Yüzleşebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALEVİ-SÜNNİ ÇATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[AVRUPA BİRLİĞİ ÜLKELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[BAASÇILAR]]></category>
		<category><![CDATA[BEYAZ ÖKÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[CONDOLEEZZA RICE]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ (IŞİD)]]></category>
		<category><![CDATA[FATİH SULTAN MEHMET]]></category>
		<category><![CDATA[FİLİSTİN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ali]]></category>
		<category><![CDATA[HZ. HALİD]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[İRAN İSLAM DEVRİMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSRAİL BÜYÜKELÇİLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[Japonya]]></category>
		<category><![CDATA[KEMAL SELMAN]]></category>
		<category><![CDATA[KÜRT MİLİSLER]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[NÂSIRCILAR]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[SAFEVİ]]></category>
		<category><![CDATA[SELAHADDİN EYYÜBİ]]></category>
		<category><![CDATA[sünni]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[suudi arabistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tahran]]></category>
		<category><![CDATA[TÜRKİYE-SURİYE SINIRI]]></category>
		<category><![CDATA[ÜÇ ÖKÜZ HİKÂYESİ]]></category>
		<category><![CDATA[WASHINGTON POST]]></category>
		<category><![CDATA[YENİ ORTADOĞU PROJESİ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=754</guid>

					<description><![CDATA[Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla 2016 yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım: Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Sosyal medyada “Kemal Selman” imzasıyla <strong>2016</strong> yılı başında Arap yazarlar arasında paylaşılan “Türkiye ve Yaklaşan Kaçınılmaz Savaş” başlıklı Arapça kitapçığın -elzem ve yararlı görerek Türkçeye çevirdiğim- ikinci bölümünü birlikte okuyalım:</p>
<p><strong>Düşman Devletçiklerle Kuşatılmamıza İzin Vermemek</strong></p>
<p>Haklı olarak bazılarınız kitapçığın ilk bölümündeki sözlerimi garipseyerek Türkiye’yi bölme planının nasıl gerçekleşeceğini sorgulayacak, bazılarınız da yazdıklarımı onaylanması zor abartılı sözler olarak değerlendirecektir. Ama ne yazık ki, bu tespitlerim gerçeğin tâ kendisidir.  İsterseniz Türkiye’nin çevresinde -özellikle Suriye ve Irak’ta- neler olup bittiğine bir bakalım. Bu iki büyük Arap ülkesinin taksim planı çoktan başlamış bile. Bu aşamada istenen şey, Türkiye’yi -istikrarsızlaştırmak amacıyla- düşman ülkeciklerle çepeçevre kuşatmaktır. Bu ise Türkiye’yi bölme projesinin ilk adımıdır.</p>
<p>Buyurun beraberce tahayyül edelim: Türkiye-Suriye sınırı boyunca <strong>üç devletçik</strong> kurulacak olsa durum ne olur? Kürt devletçiği, Daiş (Işid) devletçiği ve İran tarafından yönlendirilen, başkenti Halep olan bir Safevi devletçiği… Böyle bir yapılanma, Irak’taki muadillerinin bir uzantısı şeklinde gelişebilir. Nitekim Irak’ın güneyinde Safevi devleti, kuzeyinde ise Kürt devleti kurularak merkezi de dilediği gibi at koşturması için Sünni Daiş örgütüne verilmek istenmektedir. Onlar çok iyi bilmektedir ki bölgede kurulmak istenen tüm bu devletçiklerin, Türkiye’de yaşayan, tüm vatandaşlık haklarından serbestçe yararlanan <strong>destekçileri</strong> mevcuttur. Evet, Türkiye benzersiz bir demografik yapıya sahiptir. Ancak ülkenin bu özelliği taksim planlarına hizmet edebilecek son derece yüksek bir riski de bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye-İran Savaşına Sürüklenmekten Korunabilmek</strong></p>
<p>Tarih kendini tekrar edecek ve Osmanlı-Safevi savaşı kaçınılmaz olarak tekrar gelecektir. Ancak bu sefer son derece şiddetli ve ziyadesiyle acı verici olacaktır.</p>
<p>Amerika ve Avrupa, en sadık takipçilerini -İran Şahı’nı kastediyorum- kurban vermiştir. Bu fedakârlık aslâ tesadüfi değildi. Aksine, Osmanlı-Safevi çatışmasının bölgeye geri gelmesi için büyük bir özenle hazırlanmış bir planın gereğiydi. Kimse bana, -Şahlar Şahı’nın tahtının enkazı üzerinde Safevi yönetimini devralması için- Humeyni’yi Fransa’dan İran’a taşıyan uçağın, Batı Siyonizminin rızası ve muvafakati olmadan Paris semalarında uçtuğunu söylemesin. Emperyalist yayılmacı hayalleriyle birlikte İran’daki Safevi devletinin geri dönüşü, İran Şahı’nın orada burada Amerika ve Batı’ya sunmuş olduğu hizmetlerden çok daha büyük öneme sahipti. Fiilen gerçekleşen işte budur.</p>
<p>İran’da “İslam devrimi” diye adlandırılan olay, -milliyetçilerin vehimlerinden, Baasçıların yalanlarından, Nâsırcıların hayal kırıklıklarından ve Komünistlerin acımasızlığından bunalmış olan- çok sayıda Arap aydınını aldatmıştı. Bu yüzden devrimi olanca güçleriyle desteklemişler, bunu kurtuluş olarak görmüşlerdi. Zira Tahran’ın göbeğindeki İsrail Büyükelçiliğinin söküp atıldığını<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>, buna mukabil Filistin Kurtuluş Örgütü’ne ait ofislerin açıldığını görünce yeni bir şafağın eşiğinde oldukları zehabına kapılmışlardı.</p>
<p>Ama ne yazık ki, gecikmeli de olsa bu devrimin Arap dünyasına nüfuz etmek için bir Truva atı olduğunu ve Safevi Fars İmparatorluğu rüyasını gerçekleştirmek arzusuyla böyle davrandıklarını keşfettiler. Şii mezhebinin bu amaca ulaşmak için bir geçiş köprüsü olarak kullandığını anladılar. Asıl büyük felaketin ise Arap’ın Arap kardeşini İran hançeriyle öldürdüğü iç savaşlarla Arap toplumunun <strong>sosyal dokusunun parçalanması</strong> olduğunu idrak ettiler.</p>
<p>Nihayetinde Humeyni’nin tekrar tekrar vurguladığı ve ‘Filistin davasına sahip çıkmayan bir İran dış politikasının hiçbir kıymet-i harbiyesi olmayacağı’ yönünde takipçilerine sürekli hatırlattığı sözün anlamını da iyice kavramış oldular.</p>
<p>Çizilen proje, tüm bölgeyi bütün zenginlikleriyle birlikte üçüncüsü olmayan iki özel gücün önünde boyun eğdirmek ya da üçüncüsü olmayan ve kotarılmak üzere olan bu iki imparatorluğa bütünüyle aktarmaktır. Bunlar, Siyonist İmparatorluğu ile Fars Safevi İmparatorluğu’dur. Bu projenin uygulanmasının önündeki tek engel ise Türkiye’dir.</p>
<p>Türkiye; hacmi, konumu ve uzun bir süredir Müslümanların birliğini sağlayan tarihiyle, bu projenin hayata geçirilmesinde büyük bir engel oluşturmaktadır. İşte bu nedenle Türkiye bölünerek -aynen Arap ülkeleri gibi- hiçbir gücü ve etkinliği olmayan devletçiklere dönüştürülmelidir!</p>
<p><strong>Yıkım Projesinin İlk ve Son Hedefinin Türkiye Olduğunu Görebilmek </strong></p>
<p>Condoleezza Rice’ın duyurduğu “Yeni Ortadoğu Projesi”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> (Allah ebediyen akim kılsın), esasen bir yıkım projesidir. Bu projenin ilk ve son hedefi Türkiye’dir. Ancak Türkiye’yi bölmek hiç de kolay sonuçlandırılacak bir iş değildir. İşte bu yüzden zayıf olanlardan başladılar. Bunu Sudan, Irak, Libya ve Yemen’de açıkça gördük. Şimdi sıranın Suriye’de olduğunu görüyoruz. Projenin ilk aşaması budur. İkinci aşaması ise Suudi Arabistan ve Mısır’ı da kapsayacaktır. Böylelikle projenin, Türkiye’yi bölmeye yeltenecekleri üçüncü ve son aşaması için şartlar hazırlanmış olacaktır.</p>
<p>Birinci ve ikinci aşamalar esnasında, Türkiye’de türlü türlü fitne ateşleri tutuşturmak ve Türk siyaset sahnesinde safları darmadağın etmek için siyasetçilerden uşaklar satın almak; -uzun zaman Türkiye’nin bağrını ateşle dağlayan askerî darbe düzeneğini yeniden kuramadıklarından- büyük önem kazanmaktadır. Kendi ürünleri olan Daiş (Işid) bu aşamada önemli bir rol oynayacak ve Türkiye’nin ülke içi istikrarını şiddetle sarsmak için mızrak ucu olarak kullanılacaktır. Böylece halk, hükümetlerinin zayıf olduğuna ve kendilerini Daiş’in terör eylemlerinden korumaya muktedir olmadığına <strong>ikna edilmek</strong> istenecektir.</p>
<p>Bütün bunlardan çok daha tehlikeli olanıysa Türkiye aleyhine iki ayrı cephede kurgulanan <strong>silahlı çatışmalar</strong>dır. Birinci cephe Kürtlerden gelecek silahlı saldırılardır ki bu zaten yıllardır mevcuttur. Ancak Suriye’nin kuzeyinde bir devletçiğe kavuşacak olurlarsa çok daha şiddetli saldırılar düzenleyeceklerdir. Nitekim bugün, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt milislerin genel olarak Amerika ile Batı’dan özellikle de İsrail’den ne kadar büyük destek aldıkları kimse için meçhul değildir.</p>
<p><strong>Alevi-Sünni Çatışmasına Zinhar Mahal Vermemek</strong></p>
<p>İkinci cepheye gelince; bu cephe Türkiye Alevileri adına açılacaktır. Onlar da Suriye’nin güneyinde ve güneybatısında kurulacağı vehmedilen ve başkenti Halep olacağı varsayılan bir Safevi devletçik tarafından desteklenme sözüyle aldatılmaktadır. Bu açıklama bize, günümüzde Safevi İran’ın Halep’i ele geçirmek için çok çeşitli araçlara başvurmasını ve on binlerce devrim muhafızı ile ordu mensubu üst düzey subaylarını bu ulu kente neden yönlendirdiğini izah etmektedir.  Bütün bunlar, Rus savaş uçakları ve güya Daiş ile savaştığını iddia eden Batı İttifakı uçakları tarafından kollanmakta ve olayların üstü kapatılmaktadır.</p>
<p>Bu satırların yazıldığı tarihte (2016 yılı başında) Rus savaş uçakları Halep şehrine sekiz binden fazla sorti yaparak yüzlerce sivilin ölmesine ve on binlerce insanın yerinden edilmesine yol açmıştır. Nüfusun topraklarından ve evlerinden uzaklaşmaya zorlanarak etnik temizlik yapılması, planlanan stratejinin önemli bir parçasıdır. Nitekim (kurulması hayal edilen) küçük bir Safevi devleti ne Suriye’de ne de Irak’ta demografik değişime yol açamayacaktır. İşte bu yüzdendir ki gerek Suriye’den gerekse Irak’tan uzaklaştırılan sığınmacıların yüzde 97’sinin Sünnilerden oluştuğunu son derece bariz bir şekilde görmekteyiz.</p>
<p>Peki onların gözünde <strong>kimdir bu Sünniler</strong>?</p>
<p>Sünniler İslam’ın müntesipleridir. Doğusundan batısına kadar tüm yeryüzüne hükmeden Hz. Ömer, Hz. Halid, Selahaddin Eyyübi ve Fatih Sultan Mehmet’in torunlarıdır onlar. İşte bu yüzden darmadağın edilmeleri vaciptir(!).</p>
<p>Onlar, Ehl-i Sünnet’i köklerinden büsbütün koparmak istiyorlar. Onların bir dine veya anavatana, hatta bir kabileye aidiyetini istemiyorlar. Dünyanın dört bir tarafına dağılmalarını ve yöre halklarının kültürleri içinde erimelerini, böylece önderlerinin önlerine düşerek yönetemeyecekleri bir yapıya dönüşmelerini istiyorlar. İşte bu yüzden Yüce Allah’tan sonra Ehl-i Sünnet’in son umudunun Türkiye olduğunu söylüyorum.</p>
<p>Araplar olarak bizim bu gerçeği iş işten geçmeden önce fark etmemiz gerekmektedir. Aksi takdirde bunun sonuçları ziyadesiyle vahim olacaktır. Ondan sonra hepimiz ağlayarak ve lisan-ı hâl ile hep bir ağızdan şunu söylemek zorunda kalacağız: “Esasen ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”</p>
<p><strong>Düşmana Kanarak Dostunu Satmamak</strong></p>
<p>(Burada bir parantez açıp Kemal Selman’ın kitapçığından yaptığımız çeviriye ara vererek Araplar arasında çok yaygın olan bu son sözün ne anlama geldiğine değinmekte yarar görüyorum:</p>
<p>Hz. Ali’ye (r) nispet edilen ve üç öküzün hikâyesi üzerinden -tefrikaya düşmenin ve düşmana kanarak dostunu satmanın hazin neticeleri konusunda- bize verilen uyarı mesajını şu şekilde Türkçeleştirmemiz mümkündür:</p>
<p>Emîrülmüminîn İmam Ali (r) arkadaşlarıyla oturmuş, Hz. Osman’la ilgili bazı anılarını aktarıyor, onun toplumdaki konumundan bahsediyormuş. Sonra sözü onun şehâdetine getirerek;</p>
<p>“– Benim, sizin ve Osman’ın durumu neye benziyor, biliyor musunuz?” diye sormuş ve şu temsili anlatmaya başlamış:</p>
<p>Sık ağaçlı bir ormanda üç öküz birlikte yaşarmış. Birisi siyah, diğeri beyaz, öbürü de kırmızı renkliymiş. Ormanda bir de aslan varmış. Ancak, birlikte hareket ettikleri ve dayanıştıkları için öküzleri yemeye gücü yetmiyormuş. Bir gün beyaz öküzün uzaklaştığı anı fırsat bilerek siyah öküzle kırmızı öküze gelip demiş ki:</p>
<p>“– Bu ormanda bizi diğer hayvanlara farkettiren işte şu beyaz öküzdür! Onun rengi açık olduğu için hemen dikkat çekiyor ve bizi tehlikeye atıyor! Müsaadenizle onu ben yiyeyim. Böylece orman hem benim hem de sizin için daha emin bir yer haline gelir.” İki öküz birden;</p>
<p>“– Öyleyse, buyur ye, o senindir.” demişler. Aslan da beyaz öküzü bir güzel yemiş. Çok geçmeden yine gelmiş ve kırmızı öküze demiş ki;</p>
<p>“– Şu siyah öküz de ormanda bizi diğer hayvanlara karşı ele veriyor! Çünkü onun rengi hemen dikkat çekiyor! Oysa benimle senin rengin öyle değil. Onu yememe müsaade edersen orman bizim için çok daha emniyetli hale gelir, birlikte yaşar gideriz.” O da:</p>
<p>“– Buyur o halde, ye!” demiş. Böylece aslan siyah öküzü de yemiş. Bir müddet sonra aslan kırmızı öküzün yanına gelip şöyle haykırmış:</p>
<p>“– Sıra sana geldi! Şimdi de seni yiyeceğim!” Kırmızı öküz şöyle yakarmış:</p>
<p>“– Tamam. Ama bana müsaade et, üç defa böğüreyim.” Aslan;</p>
<p>“– Tamam. Dilediğince böğür.” demiş. Kırmızı öküz avazı çıktığı kadar böğürerek üç kez şöyle demiş:</p>
<p>“– Aman dikkat! Aslında ben beyaz öküzün yendiği gün yenmiştim!”).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Devam edecek… </em></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> 4 Kasım 1979 tarihinde, ülkeden kaçan devrik İran Şahı Pehlevi’nin ABD’ye kabulünü protesto eden bir grup öğrenci, Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’ni basarak çalışanları rehin almıştı. 444 gün süren rehine krizi, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin sona ermesine yol açmıştı. Tahran’da her sene 4 Kasım günü ‘casusluk yuvası’ diye tanımladıkları eski Amerikan Büyükelçiliği binası önünde gösteriler düzenlenmeye devam etmektedir. (F. Güngör).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> Amerika’da güvenlikten sorumlu başkan danışmanlığı, dışişleri bakanlığı vb. üst düzey görevler üstlenmiş olan Dr. Condoleezza Rice, 07.08.2003 tarihli Washington Post gazetesinde yayımlanan ve Fas’tan Basra körfezine kadar Ortadoğu’da bulunan 22 devletin rejiminin, sınır ve haritalarının değiştirileceğini, Türkiye’nin de bunların içinde olduğunu iddia ettiği “Transforming The Middle East (Ortadoğu’yu Dönüştürmek)” başlıklı yazısında Yeni Ortadoğu Projesi’nin amaçlarını şu şekilde özetlemişti: Kendisine rakip olabilecek muhtemel bir gücün oluşmasını engellemek, Ortadoğu bölgesini kontrol altında tutmak, petrol ve doğalgaz kaynaklarının denetimini sağlamak, İsrail’in güvenliğini garanti etmek, Avrupa Birliği ülkeleriyle Çin ve Japonya’yı bölgenin kaynaklarından uzak tutmak, bölgenin tüm petrol ve doğalgaz yataklarına serbestçe ve korkusuzca ulaşmak, İslâmî terör (!) faaliyetlerini önlemek… (F. Güngör).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/turkiye-ve-yaklasan-kacinilmaz-savas-ii/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUDÜS’ÜN TARİHÎ TECRÜBESİNDEN DERS ALABİLMEK</title>
		<link>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/</link>
					<comments>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 12 Dec 2017 18:38:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülmelik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b. Tolun]]></category>
		<category><![CDATA[Alkame b. Mücezziz]]></category>
		<category><![CDATA[Artuklu Beyi Belek]]></category>
		<category><![CDATA[Bâbil Kralı Nebukadnezzar]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Buhtunnasr]]></category>
		<category><![CDATA[Dâvûd]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Fatımiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü Beyti’l-Makdis]]></category>
		<category><![CDATA[Fezâilü’l-Kuds]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Geç Bronz]]></category>
		<category><![CDATA[Geldemar]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Hanbelî]]></category>
		<category><![CDATA[Harput Kalesi]]></category>
		<category><![CDATA[Herod]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Hıristiyanlık]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İsa]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Ömer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî]]></category>
		<category><![CDATA[İmâdüddin Zengî]]></category>
		<category><![CDATA[İşbîliye]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Jüpiter Capitolina]]></category>
		<category><![CDATA[Kral Yehoyakim]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kutsal Mezar Kilisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Leys b. Sa‘d]]></category>
		<category><![CDATA[Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Makedonyalı]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Aksâ]]></category>
		<category><![CDATA[Mescid-i Harâm]]></category>
		<category><![CDATA[mi‘rac]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır]]></category>
		<category><![CDATA[Mısır Memluk Sultanları]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr b. İbrâhim el-Makdisî]]></category>
		<category><![CDATA[Nasriyye Medresesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Harman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin-i Eyyubi]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Sevilla]]></category>
		<category><![CDATA[Süfyân es-Sevrî]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye Eyyûbîleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tankred]]></category>
		<category><![CDATA[Tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Tolunoğulları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tus]]></category>
		<category><![CDATA[Üç İlâhî Din]]></category>
		<category><![CDATA[Yahuda Krallığı]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yebusiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yeruşalayim]]></category>
		<category><![CDATA[Zerubbabel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=593</guid>

					<description><![CDATA[Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Kudüs’te kalıcı bir barışın sağlanabilmesine yönelik çabalara katkı sadedinde, bizzat şehrin sahne olduğu tarihî tecrübeden istifade etmenin önemine dikkat çekmek maksadıyla -Diyanet Vakıf İslam Ansiklopedisi’nde yer alan kıymetli bilgileri özetle- 13 Aralık 2017 tarihinde İstanbul’da toplanacak olan İslam İşbirliği Teşkilatı zirvesine katılacak lider ve yöneticiler başta olmak üzere konuyla yakından ilgilenen hamiyet sahiplerinin dikkat ve takdirlerine sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kudüs’ün Her Üç İlâhî Dindeki Önemini Hesaba Katmak </strong></p>
<p>“Üç ilâhî dinde de önemli bir yere sahip olan ve kutsal sayılan Kudüs şehri milâttan önce XIV. yüzyıldan bu yana; Urusalim, Yeruşalem, Dârüsselâm, Moriya, Yebus, Sion, Dâvûd’un Şehri, Ariel, İliya, Medînetü Beyti’l-Makdis gibi isimlerle anılmıştır.</p>
<p>Lut gölünün bulunduğu çukur alanın batısında ve bu alandan fay diklikleriyle ayrılmış olan Yahudiye platosunun dalgalı yüzeyi üzerinde kurulmuştur. Lut gölüne 24, Akdeniz kıyılarına kuş uçuşu mesafe olarak 52 km. uzaklıkta bulunan şehrin deniz seviyesinden yüksekliği Harem-i Şerif’te 747 metredir (s.323).</p>
<p>Kendisine adalet yurdu, inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri, Allah’ın şehri, orduların rabbinin şehri, mukaddes şehir gibi isimler verilmiş şehrin Arapçadaki adı olan “bereket, mübarek olmak” mânasındaki “Quds”ün bu son isimden geldiği belirtilmektedir.</p>
<p>Kur’an’da Kudüs ismi geçmediği gibi İslâm kaynaklarında bu şehrin adı olarak zikredilen diğer isimlere de rastlanmamaktadır. Ancak müfessirler, Kur’an’daki “el-Mescidü’l-Aksâ” (el-İsrâ 17/1), “mübevvee sıdk” (Yûnus 10/93) ve “el-arzü’l-mukaddese” (el-Mâide 5/21) gibi tabirlerle ya Kudüs’teki Beytülmukaddes’in (Taberî, XV, 16-17) ya da genellikle söz konusu şehrin de içinde bulunduğu Filistin topraklarının kastedildiğini belirtmişlerdir (Fahreddin er-Râzî, XI, 196-197). Öte yandan Elmalılı Muhammed Hamdi âyette geçen el-Mescidü’l-Aksâ’nın Beytülmakdis, mübarek kılındığı haber verilen çevresinden de Kudüs ve civarı olduğunu söylemektedir (Hak Dini, IV, 3144-3145). Mescid-i Aksâ tabiri, İslâm’ın ilk dönemlerinde bazan Kudüs için de kullanılmakla birlikte asırlar boyunca bununla özellikle Harem-i Şerif kastedilmiştir (s.324).</p>
<p>Resûl-i Ekrem’in sağlığında belli bir dönem için Kudüs’ün kıble olarak tercih edilmesi, müslümanların bu şehri dinî bir merkez olarak görmelerinin sebeplerinden birini teşkil etmiştir. Kudüs, Hz. İbrâhim’den itibaren pek çok peygamberin yaşadığı, mukaddes olarak da tanımlanan bir bölgede bulunması, Hz. Süleyman’ın inşa ettiği Beytülmakdis’i barındırması, İsrâiloğulları’nın ve onlara gönderilen peygamberlerin mücadelelerine mekân olması açısından semavî dinler geleneğinde önemli bir yere sahip olmuştur.” (s.326).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlık Ayıbı: En Kıdemli Yerleşim Yerlerinde Bile Barışı Tesis Edememek </strong></p>
<p>“Kudüs’ün tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Şehirde bulunan <strong>milâttan önce IV. binyıl</strong>a ait çömlekler, bu binyılın son bölümünde şehrin güneydoğu kısmında bir kavmin yaşadığını, ilk ve orta Bronz çağına ait bulgular, III. binyılda ve II. binyılın ilk devirlerinde Hiksoslar dönemi ve öncesinde bu bölgede insanların bulunduğunu göstermektedir. İslâm tarihçilerine göre ilk kurucuları Amâlika olan Kudüs şehri, tarih sahnesine ilk defa Erken Bronz çağında diğer bazı eski Ken‘ân şehirleriyle birlikte çıkmıştır. XIX ve XVIII. yüzyıllara ait Mısır metinlerinde Kudüs bir Ken‘ân site devleti olarak zikredilir.</p>
<p>Kudüs (Yeruşalayim) adı Tevrat’ta hiç geçmemektedir. Tevrat’ta bahsedilen Salem şehrinin Kudüs olduğu yolundaki geleneksel görüş doğru ise Eski Ahid’de şehirden ilk defa Hz. İbrâhim’in çağdaşı olan ve onunla görüşen Kral Melkisedek sebebiyle bahsedilmektedir (Tekvîn, 14/18).</p>
<p>Geç Bronz çağında (m.ö. XV. yüzyıl civarı) Filistin’e gelen Hurriler Kudüs’te yeni yapılar inşa etmişlerdir…</p>
<p>Mısır’dan çıktıktan ve çölde kırk yıl kaldıktan sonra Yeşu önderliğinde Filistin topraklarına giren İsrâiloğulları kendilerine saldıran Kudüs Kralı Adonitsedek ve müttefiklerini mağlûp etmiş, fakat Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e girmemişlerdir (Yeşu, 10/1-43). Ken‘ân diyarının İsrâiloğulları arasındaki taksimatında Kudüs Bünyamin sıbtına düşmüşse de (Yeşu, 15/8) Dâvûd’un şehri alışına kadar Yebusiler’in elinde kalmıştır… (s.324).</p>
<p>Dâvûd bütün İsrail’e kral olunca Yebusiler’in hâkim olduğu Kudüs’e karşı harekete geçip Sion Hisarı’nı almış ve buraya Dâvûd’un Şehri adını vermiştir. Kudüs’ü krallığın merkezi yapan Dâvûd şehri güçlendirmiş, Yebusiler’in Zion (Sion) dedikleri hisarı yeniden imar etmiş, kendisine bir ev yaptırmış, orayı dinî bir merkez haline getirmek istemiş ve bunun için ahid sandığını Kudüs’e getirterek sarayına yakın bir yerdeki çadıra yerleştirmiştir. Hz. Dâvûd’dan sonra oğlu Süleyman yedi yıl içinde Kudüs’te muhteşem bir mâbed (Mescid-i Aksâ) inşa etmiş, ayrıca kendisine bir saray yaptırmış, ahid sandığını bulunduğu yerden alarak mâbeddeki özel yerine koymuş, Kudüs’ün çevresine duvar çektirmiştir. Hz. Süleyman’ın vefatı üzerine krallık ikiye bölününce Kudüs güneydeki Yahuda Krallığı’nın merkezi olmuştur…</p>
<p>Kral Yehoyakim zamanında Bâbil Kralı Nebukadnezzar (Buhtunnasr) Kudüs’e girerek kralı emri altına almış, pek çok insanla birlikte mâbedin değerli eşyalarını da götürmüştür…</p>
<p>Bâbil esareti sonrasında Kudüs Pers hâkimiyetine girmiş (m.ö. 538), ardından Makedonyalı Büyük İskender şehri almış (332), onun 323’teki ölümünü takiben şehir çeşitli savaşlar görmüş, önce Mısırlı Ptolemaioslar, daha sonra 198’den itibaren Selefkiler şehre hâkim olmuşlardır… Helenistik dönemin (332-63) ardından 63 yılında Pompeus Kudüs’ü işgal etmiş, şehri kuşatan duvarların bir kısmını yıktırmış, Crassus 54’te mâbedi yağmalamış, 40 yılında Partlar şehri ele geçirmiş, Büyük Herod 37’de şehri alıp duvarları onarmış, çeşitli yapıların yanında mâbedi yeniden inşa etmiştir…</p>
<p>Hz. Süleyman’ın, arkasından Zerubbabel’in, daha sonra Herod’un inşa ettirdiği mâbedlerin yerine Jüpiter Capitolina’ya ithaf edilen bir tapınak, ardından Merkad-i Îsâ Kilisesi’nin inşa edileceği yere de Afrodit Mâbedi yapılmıştır. Şehre girmeye kalkışan yahudilere ölüm cezası konmuş, ancak İmparator Konstantinos bu yasağı kaldırmıştır…</p>
<p>Hıristiyanlar, Hz. Îsâ’nın sözlerine hürmeten (Matta, 24/2) Süleyman Mâbedi’ni yeniden inşa etmeyi reddettiklerinden burası müslümanların fethine kadar harabe halinde kaldı. 614’te Sâsânîler tarafından işgal edilen Kudüs’ü 629’da Bizans İmparatoru Herakleios kurtarmış ve İranlılar’dan geri aldığı kutsal haçı Kudüs’teki yerine koymuş, şehir 638’de müslümanlar tarafından fethedilmiştir.” (s.325).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Adalet ve Merhamete Dayalı Bir Yönetim Tesis Edebilmek </strong></p>
<p>“… Kudüs’te bir cami inşa edilmesini emreden Hz. Ömer kadı olarak tayin ettiği Ubâde b. Sâmit’ten halka İslâm’ı öğretmesini istedi. Filistin’in fethinden sonra bölgenin yarısının yönetimini verdiği Alkame b. Mücezziz’e Kudüs’ü idare merkezi yapmasını tavsiye etti. Hz. Osman da Kudüs’e önem verdi ve Silvan bahçeleri gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetti. Yahudi, hıristiyan ve müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen Kudüs’ün fethinin ardından birçok sahâbî ve tâbiîn şehri ziyaret etmiş, bir kısmı buraya yerleşmiştir. Bazı sahâbîlerin Kudüs’te medfun olduğu bilinmektedir.</p>
<p>… Emevîler devrinde Kudüs’te yapılan en önemli imar faaliyeti Kubbetü’s-Sahre ve Mescid-i Aksâ’nın inşası olmuştur. Abdülmelik tarafından yaptırılan ve İslâm mimarisinin en güzel eserlerinden biri olan Kubbetü’s-sahre’nin inşa sebebi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüş ve büyük tartışmalar yapılmıştır. Ya‘kûbî’nin eserinde (Târîh, II, 261) ve diğer bazı kaynaklarda Abdülmelik’in müslümanları hac için Mekke yerine Kudüs’e yöneltmek amacıyla bu eseri inşa ettirdiği kaydedilmektedir. Ancak, bazı tarihçiler Abdülmelik döneminde de hac için Mekke’ye gidildiğini belirterek buna karşı çıkmışlardır (s.327).</p>
<p>Makdisî, Abdülmelik’in müslümanların Bizans’tan aldıkları merkezlerdeki görkemli kiliseler karşısında duydukları ezikliği gidermeyi amaçladığını belirtir. Kudüs’teki diğer önemli mimari eserlerden Mescid-i Aksâ, Abdülmelik veya oğlu Velîd tarafından inşa edilmiştir…</p>
<p>Abbâsîler’in iktidara gelmesi ve Bağdat’ın başşehir olmasıyla Suriye ve Filistin bölgeleri nisbeten geri planda kaldıysa da Kudüs, İslâm dünyasında Mekke ve Medine’den sonra üçüncü kutsal şehir olma özelliğini sürdürdü…</p>
<p>Kudüs, II. (VIII.) yüzyılda önemli bir ilim ve öğretim merkezi haline geldi. Evzâî, Süfyân es-Sevrî, Leys b. Sa‘d ve Muhammed b. İdrîs eş-Şâfiî şehri ziyaret ederek dersler verdiler. Aynı yüzyılda Râbia el-Adeviyye, Bişr el-Hâfî ve Serî es-Sakatî gibi sûfîlerin Kudüs’te bulunması şehri sûfîler için de cazip hale getirdi. Abbâsîler döneminde Kudüs hem dinî ve ilmî gaye ile hem ziyaret ve ticaret amacıyla gelen birçok kişinin güven içinde uğradığı bir şehir haline geldi. Bununla birlikte bazan salgın hastalık, deprem ve Me’mûn döneminde yaşanan kıtlık gibi tabii âfetlerden, ayrıca isyanlardan etkilendi. Özellikle Mu‘tasım-Billâh zamanında Filistin bölgesinde çiftçileri etrafına toplayan Ebû Harb el-Müberka‘ el-Yemânî liderliğindeki ayaklanma sırasında büyük zarar gördü. İsyancıların şehre girmesi üzerine halk şehirden kaçtı ve üç dine ait ibadet mekânları âsiler tarafından tahrip edildi.</p>
<p>Mısır’da <strong>Tolunoğulları</strong> hânedanını kuran Ahmed b. Tolun 264’te (878) Filistin’i alınca Tolunoğulları’nın eline geçen Kudüs uzun bir süre Kahire merkezli devletlerin idaresinde kaldı…</p>
<p><strong>Fâtımîler</strong> devrinde Kudüs’te tıp alanında büyük gelişmeler oldu ve Muhammed b. Ahmed et-Temîmî’nin de aralarında bulunduğu birçok tabip burada yetişti. Şehirde açılan bîmâristanın zengin vakıfları bulunuyor, hastalar burada ücretsiz tedavi ediliyordu. IV. (X.) yüzyılın sonlarında İsmâilî daveti yaygınlaştırmak amacıyla şehirde bir dârülilim kuruldu. V. (XI.) yüzyılın ilk yarısında Filistin’de ardarda meydana gelen depremler Kudüs’ü de etkiledi. 407’de (1016) yıkılmış olan Kubbetü’s-Sahre ve 424’teki (1033) büyük depremde zarar gören Mescid-i Aksâ, Halife Zâhir el-Fâtımî tarafından yeniden inşa edildi. Fâtımîler devrinde 424 (1033) ve 456 (1064) yıllarında şehrin surları ve kaleleri saldırılara karşı yeniden gözden geçirilip onarıldı… (s.329).</p>
<p><strong>Selçuklular</strong>’ın Kudüs’e hâkim oldukları yirmi beş yıl içerisinde şehir Sünnî çizgide önemli ilmî gelişmelere sahne oldu. Şâfiî âlimlerinden Nasr b. İbrâhim el-Makdisî, Nasriyye Medresesi’ni kurdu, onun ardından bir Hanefî medresesi kuruldu. Ebü’l-Ferec eş-Şîrâzî, Hanbelî mezhebi doğrultusunda dersler verdi. Bu dönemde İslâm dünyasının çeşitli yörelerinden çok sayıda meşhur âlim Kudüs’e gelmeye başladı. Bunlar arasında Endülüs’ten İbn Ebû Rendeka et-Turtûşî, Tus’tan Ebû Hâmid el-Gazzâlî ve İşbîliye’den (Sevilla) Ebû Bekir İbnü’l-Arabî de bulunmaktaydı. 486’da (1093) Kudüs’ü ziyaret eden ve üç yıl süreyle burada kalan Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Mescid-i Aksâ’da müslümanların kendi aralarında veya hıristiyan ve yahudilerle ilmî tartışmalar yaptıklarından bahseder.</p>
<p>Yahudilik’te ve Hıristiyanlık’ta da kutsal sayılması, Hz. Peygamber’in mi‘rac için Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi (isrâ), müslümanların ilk kıblesi olması ve Kur’an’da atıflarda bulunulmuş olması gibi sebeplerle Kudüs’ün İslâm toplumlarında her zaman önemli bir yeri olmuştur. Bu sebeple Kudüs’ün faziletlerine dair bazan zayıf veya uydurma rivayetlerin de yer aldığı “Fezâilü’l-Kuds” (Fezâilü Beyti’l-Makdis) literatürü oluşmuştur.” (s. 329).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Haçlılar Dönemindeki Acı Tecrübelerden Gereken Dersi Çıkarabilmek </strong></p>
<p>“I. Haçlı Seferi’ne katılan ordular, yaklaşık üç yıl süren yürüyüşten sonra 7 Haziran 1099 Salı sabahı o sırada Fâtımîler’in elinde bulunan Kudüs’ün karşısındaki en yüksek noktaya ulaştılar… Beş hafta süren kuşatmadan sonra şehir düştü (23 Şâban 492 / 15 Temmuz 1099). Tankred’in sancağı Kubbetü’s-sahre’ye asıldı. Tankred burasını kutsal bir yer olmasına aldırış etmeden yağmaladı. Bu arada halkın bir kısmı korku içinde şehrin henüz düşmeyen güney mahallelerine doğru kaçmaya başladı… Vali ve adamları Kudüs’ten canlı olarak çıkan tek müslüman grup oldu. (s.329).</p>
<p>Müslümanlar 17 (638) yılında Kudüs’ü fethettiklerinde Halife Ömer hıristiyanlara can ve mal güvenlikleri konusunda söz vermiş, onların haklarını belirten bir anlaşma imzalamış, Haçlılar ise tam aksine bir davranışla şehirde bulunan bütün müslümanları, hatta müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle bütün Mûsevîler’i öldürerek dünyada eşi görülmemiş bir vahşet örneği sergilemişlerdir. Haçlılar evlerde, camilerde ve yollarda bulunan herkesi kadın, çocuk demeden öldürdüler. Mescid-i Aksâ’ya sığınmış olanlar da kılıçtan geçirildi…</p>
<p>Haçlılar Kudüs’te bütün müslüman eserlerini de yağmaladılar. Kubbetü’s-sahre ve Mescid-i Aksâ’daki değerli eşya tahrip edildi, çalınıp götürüldü. Camiler kiliseye çevrildi veya başka maksatlarla kullanıldı. Zaman içinde yeni kiliseler yapıldı. Kutsal Mezar Kilisesi tekrar inşa edildi. Kudüs kralları bu kilisede gömüldüler. Kilisenin güneyinde bulunan ve Vaftizci Yahyâ’ya nisbet edilen kilise ile hacıların konakladığı misafirhane ve hastahane büyütülerek içinde 1000 kişiyi barındıracak bir hastahane ve bir kilise inşa edildi. Burası Hospitalier Şövalye Tarikatı’nın yönetimine verildi. Kubbetü’s-sahre’nin üzerine haç dikildi ve o zamana kadar açıkta duran kayanın (kutsal taş) üstü örtülüp üzerine bir mihrap oturtuldu. Mescid-i Aksâ Camii’nde değişiklikler yapılarak kralların sarayı haline getirildi. Yanı başındaki yer ise Templier tarikatının kullanımına verildi. Bunun dışında şehirde fazla değişiklik olmadı. Kudüs genelde eski görünüşünü korumakla birlikte tam bir hıristiyan şehri haline geldi. Müslüman ve yahudilerin şehirde sürekli kalmasına izin verilmedi. (s.330).</p>
<p>… II. Baudouin, 1123’te Artuklu Beyi Belek’e esir düşüp Harput Kalesi’nde hapsedilince Kudüs Krallığı bir yıl Geldemar tarafından yönetildi.</p>
<p>… Musul ve Halep hâkimi atabek İmâdüddin Zengî, 24 Aralık 1144’te Urfa’yı fethederek buradaki Haçlı Kontluğu’na son verdi. Böylece ilk kurulan Haçlı devleti ortadan kalkmış oldu. Bu gelişme üzerine Kudüs Krallığı ve diğer Haçlı devletleri sıranın kendilerine de geleceği korkusuyla paniğe kapıldılar (s.330).</p>
<p>… Mi’raç kandiline denk düşen 27 Receb 583 (2 Ekim 1187) Cuma günü Selâhaddin Kudüs’e girdi. Haçlılar’ın seksen sekiz yıl önce kana buladıkları şehirde hiçbir taşkınlık yapılmadı; müslümanlar zafer sevincini olgunluk içinde kutladılar. Haçlılar Kudüs’ten çıkıp giderken Ortodoks ve Ya‘kūbî hıristiyanlar şehirde kaldı. Mûsevîler’in de şehre yerleşmesine izin verildi. Hıristiyanlara ait kutsal yerlerin idaresi Ortodoks kilisesine teslim edildi (s.331). Bir süre Kudüs’te kalan Selâhaddîn-i Eyyûbî, Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksâ’yı camiye çevirdi ve Templier tarikatının yaptığı değişiklikleri ortadan kaldırdı. Nûreddin Mahmud’un Halep’te yaptırdığı minberin getirilmesini emretti. Şehrin idaresini düzene koyduktan sonra 24 Şâban 583’te (29 Ekim 1187) Sûr şehrine hareket etti. Selâhaddîn-i Eyyûbî devrinde surlar tamir ettirildi ve önlerine derin hendekler kazıldı. Burçlar inşa edildi. Sultan Kudüs’ün idaresini Fakih Ziyâeddin Îsâ’ya verdi, onun 1189’da ölümü üzerine de yerine Hüsâmeddin en-Necmî getirildi. Kudüs’ten ayrılan Haçlılar hâlâ ellerinde bulunan Sûr, Trablus, Antakya gibi şehirlerde kümelendiler. Kudüs Krallığı bir asır daha Suriye’nin kıyı şehirlerinde Akkâ merkez olmak üzere varlığını sürdürdü (s.332).</p>
<p>… Daha sonraki yıllarda da Kudüs’ü ele geçirmeye uğraşan Haçlılar’ın girişimleri başarıya ulaşmadı. el-Melikü’s-Sâlih ve Hârizmliler, Suriye Eyyûbîleri’ni ve müttefikleri Haçlılar’ı Gazze dışında yaptıkları savaşta bozguna uğrattılar (Cemâziyelevvel 642 / Ekim 1244). Böylece Kudüs kesin olarak Haçlılar’ın elinden çıkmış ve Mısır Eyyûbîleri’nin hâkimiyetine girmiş oldu. Haçlılar’ın 1099’da Kudüs’ü ilk alışından 145 yıl sonra şehir Türkler’in eline geçmişti.” (s.332).</p>
<p>Mısır Memluk Sultanları ve Osmanlı Devleti dönemlerinde Kudüs’ün yaşadığı barış sürecine ilişkin bölümlerini sonraki yazımızda aktaracağız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, <strong>“Kudüs” maddesi</strong>, TDVİA, c. 26, s. 323-338, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Ömer Faruk Harman; “<strong>Kudüs: Üç İlâhî Dinde De Önemli Bir Yere Sahip Olan ve</strong> <strong>Kutsal Sayılan Şehir</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 323-327, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Casim Avcı; “<strong>Kudüs: Fethedilişinden Haçlı İstilâsına Kadar</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 327-329, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
<li>Işın Demirkent; “<strong>Kudüs: Haçlılar Dönemi</strong>”, TDVİA, c. 26, s. 329-332, Ankara-İstanbul, 2002.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://p.fethigungor.net/dirilis-postasi/kudusun-tarihi-tecrubesinden-ders-alabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
