<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Arapça Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/arapca/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/arapca/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 26 Nov 2017 16:47:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>MEDENİYETİMİZİN KURUCU UNSURLARINI DENGELEYEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 09:32:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[2:8]]></category>
		<category><![CDATA[27]]></category>
		<category><![CDATA[31]]></category>
		<category><![CDATA[34]]></category>
		<category><![CDATA[4:3]]></category>
		<category><![CDATA[70]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Abdusselâm el-Cefâirî]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:137]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bedran bin Lahsen]]></category>
		<category><![CDATA[Bin Nebî]]></category>
		<category><![CDATA[bozukluk]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[düşünsel kriz]]></category>
		<category><![CDATA[En’âm 6:11]]></category>
		<category><![CDATA[Enfâl 8:62-63]]></category>
		<category><![CDATA[Es’ad es-Sahmerânî]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[halife]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Khaldî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrikalı]]></category>
		<category><![CDATA[Malezya]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Muskavî]]></category>
		<category><![CDATA[Önsöz]]></category>
		<category><![CDATA[Selangor]]></category>
		<category><![CDATA[şerefli]]></category>
		<category><![CDATA[slam ümmeti]]></category>
		<category><![CDATA[sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[Takdim]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Zeki Ahmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=581</guid>

					<description><![CDATA[“Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve görün hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu!” (Âl-i İmran 3:137). &#160; 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik Bin Nebî’nin konuşmalarında ve eserlerinde sıkça vurguladığı “İslam ümmetinin fikrî problemleri”ni Fevziye Bariun, 1992 yılında İngilizce neşrettiği uzunca makalesinde tasnif etmişti. O yıllarda Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti.<br />
Öyleyse gezin yeryüzünü ve görün hakikati yalanlayanların<br />
sonunun nasıl olduğunu!”<br />
(Âl-i İmran 3:137).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik Bin Nebî</strong>’nin konuşmalarında ve eserlerinde sıkça vurguladığı “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni Fevziye Bariun, 1992 yılında İngilizce neşrettiği uzunca makalesinde tasnif etmişti. O yıllarda Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik Bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapmış olan Fawzia Bariun, hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görevine devam etmektedir. İlk kısmını geçen hafta paylaştığım makalenin ikinci kısmını, Haksöz Dergisi’nde 1999 yılında yayımlanan çeviriyi esas alarak ve zorunlu düzeltmelerle yetinerek aktarıyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Yükselişin ve Çöküşün Yasalarını Tarih İlminden Öğrenmek</strong></p>
<p>“Sosyal bir olgu olarak tarih, Bin Nebî’nin düşüncesinde önemli bir yer tutar. 1930’larda düşünsel olarak olgunlaştığında ilgisi ve dikkati elektrik mühendisliğinden tarih, sosyoloji ve felsefeye kaymıştır. Temel referans olarak tarihi kabul etmek, sahası medeniyet olan -ki medeniyet geçmişte, şimdi ve gelecekte tarih için temel bir meseledir- bir entelektüel için sürpriz değildi. Bin Nebî’ye göre <strong>tarihî olaylar</strong> basitçe <u>aksiyonlar</u> ve psikolojik elementlerin <u>reaksiyonlar</u>ıdır (Hadîs, 55) ve tarih sadece fikirlerin ve aksiyonların bir listesidir. Bundan dolayı her gün çok sayıda fikir ve hareket kaydeden bir toplum daha büyük sonuçlara ulaşacaktır (Hadîs, 57). Bu gerçek, Bin Nebî’yi tarihi araştırmanın ve kavramanın önemini vurgulamaya götürmüştür. Bazı olayların analiz yapılmadan anlaşılamayacağına inandığı için onun metodu <strong>analitik ve yapıcı</strong> idi. Zira bu süreç, hedeflerine ulaşmak isteyen kişi için şarttır (Hadîs, 71). Tarihi araştırmak entelektüel bir lüks değildir. İslami açıdan tarihî seyri düşünmek, bizi hayatın zor ulaşılır hedefine götüreceği ve çeşitli toplumların <strong>yükseliş ve çöküş</strong> sebeplerini öğreteceği için teşvik edilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şu vurguları okuyoruz:</p>
<p>“De ki: “Dolaşın yeryüzünü, sonra görün gerçeği yalanlayanların sonunun ne olduğunu!” (En’âm 6:11). Keza, “Sizden önce de nice hayat tarzları gelip geçti. Öyleyse gezin yeryüzünü ve hakikati yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (Âl-i İmran 3:137).</p>
<p>Bu süreç kendiliğinden, sonraki nesillere anlamlı bir <strong>kavrayış yetisi</strong> verir. Tarihi araştırmak, Bin Nebî’nin kabul ettiği gibi bizi sadece teorik sonuçlara götürmekle kalmaz, aynı zamanda <u>başvurulabilir fikirler</u>e de götürür (Hadîs, 50).</p>
<p>Müslümanlar <u>İslam’ın dinamik esaslarından uzaklaştıkları</u> için gereken tarih bilgisinden de yoksun kaldılar. Bin Nebî’ye göre tarihin doğasını bilmemek ve öğeleriyle çelişmek müslümanları, tarihî olayların sonuçlarını <u>kadere yükleme</u>ye, bu da sonuçta statükoyu kabullenme ve <u>boyun eğme</u>ye götürür. Bu durumda da tarih ne arzularımızı canlandırır ne de hareketlerimize yön verir (Hadîs, 51).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Medeniyetimizi Canlandırmak İçin Üç Farklı Âlemin İdeal Dengesini Kurabilmek</strong></p>
<p>“Bin Nebî’ye göre tarihî olaylar ve hareketler üç önemli âlemin etkileşiminden doğar: Şahıslar âlemi (<em>‘âlemu’l-eşhâs</em>), fikirler âlemi <strong>(<em>‘âlemu’l-efkâr</em></strong>) ve eşya âlemi <em>(‘âlemu’l-eşyâ</em>). Eşya (varlıklar) âlemi (hayatta) daha belirgin bir yer işgal ediyor gibi görünmesine rağmen, Bin Nebî açısından fikirler âlemi son derece önemlidir. Ona göre bir toplumun zenginliği sahip olduğu “eşya” ile değil fikirleriyle ölçülür (Mîlâd, 34). <strong>Medeniyet</strong> kendi ürününe hayat verir. Bundan dolayı bir medeniyetin ürünlerini başka bir medeniyet inşa etmek için almak, ne nitel olarak ne de nicel olarak mümkün değildir. Bin Nebî’nin ifadesiyle; “Medeniyet kendi ruhunu, fikirlerini, beğenilerini, özel zenginliğini veya dokunulmaz bilgi ve anlam birikimini satamaz.” (Şurût, 43). Bu birbiriyle uyumlu ve karmaşık öğeler, medeniyete onun eşsiz özelliklerini vermek için tarih boyunca şekil almıştır.</p>
<p>Bin Nebî, tarih ve fikirlerin güçlü bir birbirinin yerine geçebilir etkiye sahip olduğunu ve tarihî mucizelerin tek başına <u>yaratıcı fikirler</u>in sonucu olduğunu iddia eder (Muşkilât, 56). İslam; şahıslar âlemi <strong>eşsiz din kardeşliği</strong> idrakine göre oluştuğunda tarihte <u>yeni bir toplumun doğması</u>nı mümkün kılar. Bir taraftan Muhacirûn ve Ensarın, diğer taraftan tüm müslüman topluluğun tüm üyelerinin bütünleşmesinin tarihî önemi Kur’an-ı Kerim’de şöyle zikredilmektedir:</p>
<p>“Farzet ki onlar seni (barış tuzağıyla) aldatmayı planlamış olsunlar; o zaman da elbette Allah sana yeter: O’dur seni yardımıyla ve imanlı insanlarla güçlendiren: ki onların yüreklerini O kaynaştırdı; eğer sen yeryüzünün bütün servetini harcasaydın, onların yüreklerinin arasını (ısıtıp) kaynaştıramazdın, ama Allah onları birleştirdi: çünkü her işinde mükemmel olan, her hükmünde tam isabet kaydeden yalnızca O’dur.” (Enfâl 8:62-63).</p>
<p>Bin Nebî, bu aşamanın İslam medeniyetinin yükselişinin başlangıcına işaret ettiğini yazar. “Ne yazık ki, eşine az rastlanır bir şekilde kırk yıl sonra ümmet <u>ilk geriye dönüş acısı</u>nı yaşadı: Kur’ani ruhla cahiliyenin özellikleri arasında meydana gelen Sıffin Savaşı!” (Vichet, 27). Düşünür şöyle devam eder:</p>
<p>“Bununla beraber İslam medeniyetinin öğeleri ilk döneme münhasır değildir. İslam dininin esasları, bu dinin <strong>özünde</strong> yer almaktadır. Bundan dolayı, Sıffin’in sebep olduğu iç çatışmaya rağmen İslam, medeniyetine şekil vermeye devam etmiştir. İslam medeniyetinin gerçek ve nihayetinde tam çöküşü, medeniyet dairesinin sonuna gelmiş paramparça ümmeti birleştirmek için çaba sarfeden bir Kuzey Afrikalı hanedan olan Muvahhidîn devri sonrasında gerçekleşmiştir.” (Vichet, 28).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>‘Muvahhidîn Sonrası Birey’in Özelliklerini Bilmek ve Bu Zaaflardan Kurtulmak</strong></p>
<p>“Sosyal ve tarihî bir ürün olarak <strong>insan</strong>, toplumun gelişmesinde temel bir rol oynar. Bin Nebî’ye göre bir insan iki özelliğe sahiptir:</p>
<p><u>Birincisi</u>; tarihin değiştiremediği ve etkileyemediği, Allah tarafından <strong>şerefli</strong> kılınmış doğal bir varlık oluşudur. İslami açıdan insanlık, evrenin diğer öğeleri tarafından reddedilen emaneti kabul ederek <strong>halife</strong> tayin edildiği için, diğer bütün yaratıklardan üstündür.</p>
<p><u>İkinci özellik</u>; değişken ve tarihin etkileyebildiği <strong>sosyal</strong> bir varlık oluşudur. Bireyi şahıs yapan <u>sosyal-tarihî yapı</u>dır. Şahıs, medeniyeti üreten karmaşık bir varlıktır (Mîlâd, 28). Fikir ve ana örnekleriyle (fikirler âlemi) şahısların (şahıslar âlemi) etkileşimi maddi ürün verecek ve eşya (varlık) âlemini oluşturacaktır. Bu etkileşimde ve her iki âlemin herhangi bir ilk yapısında meydana gelen herhangi bir <strong>bozukluk</strong>, medeniyet sürecini (olumsuz) etkileyecektir. Gerçekte müslümanların yaşadığı <strong>düşünsel kriz</strong>, her iki düzeydeki böyle bir bozukluğun sonucudur.</p>
<p>Şahıslar âlemini temsil eden Muvahhidîn sonrası bireyini Bin Nebî, enerji üretimi için kullanıldıktan sonra <u>havuzda depolanmış su</u>ya benzetir. Bu su, tekrar enerji üretme kudretini kaybetmiştir. Aynı şekilde ‘Muvahhidîn sonrası bireyi’ de “medeniyet dışı”dır ve ana akıntıya tekrar giremez (Şurût, 70). Bu birey, sadece medeniyet öncesi şahsı (<em>raculu’l-fıtra</em>) gibi, medeniyet dışında değil, medeniyet öncesi şahsının tersine, <u>bilinçli bir değişime girişmediği takdirde</u> medenileştirici bir çalışma (<em>oeuvre civilistrice</em>) yapmaya muktedir olmayan biridir. Bu birey, bilineni geliştirmeye veya terk etmeye <u>kâdir değil</u>dir ve sonunda yeni anlamlar <u>üretemez ve özümleyemez</u> (Vichet, 31). 1940’larda Cezayirli şehir sakinleri, Muvahhidîn sonrası bireyinin özelliklerini gösterdi. Şehir hayatı dairesinin sonunda yaşayan böyle bir kişi <u>sınırlı özlemlere, bozuk bir zihne ve mağlup olmuş bir ruha sahiptir</u>. İlaveten, o orta halden memnundur ve genellikle “orta yol”, “orta fikir” ve “orta gelişme”yi temsil eder (Şurût, 76). Kısacası, böyle bir kişi ve böyle bir toplum, inancını etkin bir şekilde kullanamamıştır.</p>
<p>Hem <u>fikirler</u> ve <u>uyanış</u> arasındaki dinamik ilişki, hem de aydınların tarihin seyrini etkilemedeki rolü tartışılamaz. Her toplumda <strong>dağılma</strong>, toplumun gerileyişinden etkilenerek <u>fikirler âlemindeki</u> bir <strong>düşüş</strong>ün sonucudur. Mâlik b. Nebî’ye göre fikirlerin etkinliğini ve canlılığını iade etmeye ve toplumu yeniden kurmaya yetkin olan <strong>şahıslar âlemi</strong>dir. Böyle bir ihtimalin varlığını düşünmek, medeniyetin çöküşünün kaçınılmaz olduğunu düşünen İbn-i Haldun’la çelişir. Düşünsel ve sosyal aktivitelerini çare arayarak geçiren şahıslar âleminin bazı üyeleri, <u>düşünsel problemleri büyütmekle hata ettiler</u>…”</p>
<p>Altmışsekiz yıllık ömrünü İslam ümmetinin problemlerini anlamaya ve bu problemleri en doğru şekilde analiz ederek bunlara kalıcı çözümler üretmeye adayan merhum Mâlik Bin Nebî aramızdan ayrılalı kırkdört yıl olmuş. Ancak onun mevcut krizden çıkabilmemiz için yarım asır önce ortaya koymuş olduğu acı ama gerçekçi tespit ve teklifler hâlen geçerliğini korumakta olup Fevziye Bariun’un makalesinde özetlediği bu tespit ve önerileri gelecek haftaki yazımızda paylaşacağız inşaAllah.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Mâlik Bin Nebî ve Ümmetin Düşünsel Sorunları</strong>”, Haksöz Dergisi, Sayı: 95, Şubat 1999. www.haksozhaber.net/okul/article_detail.php?id=2297, 31 Ekim 2017.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Mâlik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>Muşkilâtu’s-Seqâfe we Mîlâdu Muctema’</em></strong>, Türkçeye Çev. Salih Özer, Ankara Okulu Yayınları, Ankara 2000, 175 s. (<em>Mîlâdu Muctema’ kitabının Arapçası müstakil olarak da basılmıştır: </em>Dâru’l-Fikri’l-Mu’âsır, Beyrut 2016, 128 s.).</li>
<li>Mâlik Bin Nebî; <strong><em>İntâcu’l-Musteşrikîn ve Eseruhû fi’l-Fikri’l-İslamî el-Hadîs</em></strong>, Kâhire, 1970.</li>
</ul>
<p><strong>Mâlik Bin Nebî hakkında daha fazla bilgi için:</strong></p>
<ul>
<li>Bedran bin Lahsen; <strong>Malik Bin Nebi’de Medeniyet: Sosyo-entelektüel Temeller</strong>. Çeviren: İbrahim Kapaklıkaya. Mahya Yayınları, İstanbul 2011, 304 s. (Badrane Benlahcene’nin matbu doktora tez çalışması olan eser Malezya’da “The Socia-intellectual Foundations of Malek Bennabi’s Approach to Civilization” adıyla 2004 yılında University Putra Malaysia yayınları arasında, 2013’te de The International Institute of Islamic Thought (IIIT) Londra şubesi tarafından İngiltere’de basılmıştır).</li>
<li>Ali Kureyşî; <strong>Malik Bin Nebi’ye Göre Toplumsal Değişim</strong>. Çeviren: Mustafa Altunkaya. Ekin Yayınları, İstanbul 2002, 272 s. (<em>et-Tağyîru’l-İctimâî inde Mâlik Bin Nebî.</em> Zehra li’l-İ’lami’l-Arabî, 1989).</li>
<li>Abdülhamîd H. Hasan; “<strong><em>Mâlik b. Nebî: Bibliyocrâfyâ</em></strong>”, Âlemü’l-Kütüb, XXI/4-5, Riyad 1421/2000, s.423-429.</li>
<li>Fatih Okumuş; <strong>Malik Bin Nebi: Yirminci Asrın Şahidi</strong>. (Malik ben Naby: witness of XX<sup>th</sup> Century). Denge Yay., İstanbul 1998.</li>
<li>Süleyman el-Hatib; <strong><em>Felsefetu’l-Hadâra inde Mâlik Bin Nebî -Dirâse İslâmiyye fî Dav’i’l-Vâkıi’l-Muâsır-</em></strong> (Doktora tezi). Uluslararası İslâm Düşüncesi Enstitüsü (IIIT), London 1993.</li>
<li>Fawzia Bariun; <strong>Malik Bennabi</strong>: <strong>Sosiolog Muslim Masa Kini</strong>. Terj. Oleh Munir. Bandung: Penerbit Pustaka 1997, 157 p.</li>
<li>Fawzia Bariun; <strong>Malik Bennabi, His Life and Theory of Civilization</strong>. (Yüksek lisans tezi). Malezya Müslüman Gençlik Hareketi yayını, Kuala Lumpur 1993.</li>
<li>Cevdet Said; “<strong>Takdim</strong>”. Zeki Ahmed; <em>Malik Bin Nebi we Muşkilâtu’l-Hadâra -Dirâse Tahlîliyye Nakdiyye-</em> Beyrut 1992.</li>
<li>Zeki Ahmed; <strong><em>Malik Bin Nebi we Muşkilâtu’l-Hadâra -Dirâse Tahlîliyye Nakdiyye-</em></strong> Beyrut 1992.</li>
<li>Abdusselâm el-Cefâirî; “<strong><em>Mefâhîm Esâsiyye fî Fikri Mâlik b. Nebî</em></strong>”, Mecelletü Külliyyeti’d-Da’veti’l-İslâmiyye, VII, Trablus 1990.</li>
<li>Es’ad es-Sahmerânî; <strong><em>Mâlik b. Nebî: Müfekkiren Islâhiyyen</em></strong>. Dâru’n-Nefâis, 2. Baskı, Beyrut 1406/1986, 264 s.</li>
<li>Ömer Muskavî; ‘<strong>Takdim’</strong>, Malik Bin Nebi, <em>Fî Mehebbi’l-Ma’reke: İrhasâtü’s-Sevre</em>, Dımaşk: Dârü’l-Fikr, 1981, s.7–9.</li>
<li>Khaldî; ‘<strong>Önsöz</strong>‛, Malik Bin Nebi, Cezayir’de İslam’a Yeniden Doğuş, çev. Ergun Göze, Yağmur Yayınları, İstanbul, 1973, s.9–14.</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/medeniyetimizin-kurucu-unsurlarini-dengeleyebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM’IN MEDENİYET KURUCU ROLÜNE GÜVENMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Nov 2017 09:20:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[“Üç Nesil” teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Abdussabûr Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Asrın Şahidinin Anıları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilal]]></category>
		<category><![CDATA[bilim adamları]]></category>
		<category><![CDATA[cennet]]></category>
		<category><![CDATA[Çin seddi]]></category>
		<category><![CDATA[çöküş]]></category>
		<category><![CDATA[Dâru’l-Fikr]]></category>
		<category><![CDATA[doğuş]]></category>
		<category><![CDATA[Ergun Göze]]></category>
		<category><![CDATA[ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Fawzia Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[Fevziye Bariun]]></category>
		<category><![CDATA[fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[Gayrimüslim]]></category>
		<category><![CDATA[hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[Hem Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[hidayet rehberi]]></category>
		<category><![CDATA[Hira]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İçgüdü Aşaması]]></category>
		<category><![CDATA[ilmu’l-’umrân]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm Davası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Dünyasına Bakış]]></category>
		<category><![CDATA[İslam medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam ümmetinin fikrî problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Kahire]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Fenomeni]]></category>
		<category><![CDATA[Malayca]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah]]></category>
		<category><![CDATA[Malik bin Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Manevi Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyetin Problemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî]]></category>
		<category><![CDATA[mîlâd]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Tan]]></category>
		<category><![CDATA[Mukaddime]]></category>
		<category><![CDATA[Müşkilâtu’l-Hadâra]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm uykusu]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Kâmil Maskavi]]></category>
		<category><![CDATA[özgür irade]]></category>
		<category><![CDATA[Özlem Ertuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonel Aşama]]></category>
		<category><![CDATA[Saf Sûresi 61:9]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Seçkinler]]></category>
		<category><![CDATA[Sömürgeleştirilmeye müsait]]></category>
		<category><![CDATA[Şurût]]></category>
		<category><![CDATA[Şurûtu’n-Nahda]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<category><![CDATA[toplum ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[ufûl]]></category>
		<category><![CDATA[Vichet]]></category>
		<category><![CDATA[Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî]]></category>
		<category><![CDATA[Yöneliş Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[yükseliş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=578</guid>

					<description><![CDATA[“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9). Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden Mâlik bin Nebî’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Elçisini bu Hidayet Rehberiyle, gerçek din ile gönderen Allah’tır. Allah’ı ikinci sıraya koyanlar (müşrikler) hoşlanmasa da Allah Rehberini; bu dini, bütün dinlerin üzerine çıkarmak için göndermiştir.” (Saf Sûresi 61:9).</p>
<p>Türkiye toplumu, 31 Ekim 1973’te vefat eden <strong>Mâlik bin Nebî</strong>’yi Türkçeye çevrilen ondört eseri yanında onun özgün fikirlerini esas alan makale, tez ve kitap çalışmalarından tanımaktadır. Yüksek düzeyde sorumluluk bilincine sahip, çağının tanığı, dava sahibi bir düşünür olan Mâlik bin Nebî hakkında İngilizce bir yüksek lisans tezi hazırlayan, Malayca müstakil bir kitap da yazmış olan Fevziye Bariun’un, üstadın “<strong>İslam ümmetinin fikrî problemleri”</strong>ni analiz edişine güzel bir örneklik teşkil eden makalesini özetle iktibas etmekte yarar görüyorum.</p>
<p>Malezya’nın Selangor eyaletinde bulunan International Islamic University (Uluslararası İslam Üniversitesi) araştırmacısı iken Mâlik bin Nebî hakkında akademik çalışmalar yapan Fawzia Bariun, üstadın İslam ümmetinin fikrî problemlerine ilişkin görüşlerini özetleyen İngilizce bilimsel makalesini 1992 yılında neşretmişti. Hâlen Amerika’da Michigan Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan Fevziye Bariun’un makalesinin ilk kısmını, Özlem Ertuğ’un İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi’nde 1993 yılında yayımlanan çevirisinden okuyalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Çözüm arayışında ilk aşama: Problemi doğru analiz edebilmek</strong></p>
<p>“Binnebi’nin birey ve toplumun bozuk yapısını analizi, ümmetin açmazlarının farklı yönlerini açıklama teşebbüsüdür. Her ne kadar düşünceleri temelde olayların akışını etkileyebilecek olan entelektüellere ve bazen de resmî görevlilere yönelik ise de bunlar geçmişte olduğu gibi şimdi de geçerlidir.</p>
<p>Son çeyrek asırdır Müslüman ve gayrimüslim bilim adamları <u>İslam </u><u>ü</u><u>mmetinin gerilemesinin nedenleri</u>ni araştırmaktadırlar. Bu bilim adamları farklı görüş açılarına, farklı siyasi ve kültürel yönelimlere sahip oldukları için, her grup konuya kendi anlayışına göre yaklaşma eğilimindedir. Ne var ki, yazarların bu derdin çok yönlü emarelerini sınıflandırmaktan öteye geçmelerini engelleyen önemli metodolojik kusurları bu araştırmalardan çıkacak sonuçları da boşa çıkarmaktadır.</p>
<p>Gayrimüslim bilim adamlarının çoğu, İslam dünyasının geri kalmışlığını <u>İslamiyet’in kendisine</u> atfeder. Bu konudaki muhtelif yazılar “ilmî” ve “akademik” olarak adlandırıldığı halde, çoğu gerçekten objektif olmaktan uzak ve <u>savunma</u> kabilindendir (s.62).</p>
<p>Müslüman düşünür ve ıslahatçılar, ümmetin dağıldığı gerçeğini kabul etmekle birlikte, farklı bir sonuca varmışlardır: İslam değil, ama <strong>M</strong><strong>ü</strong><strong>sl</strong><strong>ü</strong><strong>manlar değişmek zorundadır</strong>. Birçok siyasi ve kültürel çevre için, bu değişimin <u>neden ve nasıl</u> gerçekleşmesi gerektiği soruları, onu kimin omuzlayacağı sorusu gibi büyük ölçüde neticesiz ve eksik kalmıştır. Temel zayıflıklardan biri de çalışmaların çoğunun <u>analitik</u> değil <u>tanımlayıcı</u> olmasıdır. Yapılan analizler de daha çok teorik ve yüzeyseldir. Entelektüellerin çeşitli düzeylerde <u>hürriyetten mahrum</u> olmaları, problemlerin nedenlerine parmak basabilme ve kavramlar ve kurumlar ile ilgili yanlışları <u>açıkça tartışabilme</u> yeteneklerine gölge düşürmektedir. Buna ilave olarak, Batı’nın askerî zaferlerinin ve diğer kültürler karşısında sağladığı fikrî üstünlüğünün yol açtığı <u>kendine güvenin kaybı</u>yla savaşan Müslüman entelektüeller arasında, “diğer görüşleri” reddetmek hâlâ yaygın bir davranış biçimi olmaya devam etmektedir.” (s.63).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>İslam’ın tarih ve medeniyetteki kurucu rol</strong><strong>ü</strong><strong>ne içtenlikle güvenmek </strong></p>
<p>“Malik Binnebi (1905-1973), eğitimi açısından Batılı bir üründür. Bir Müslüman olarak güçlü inancı, onun bütün kültürel ve entelektüel eğitimlerine hâkimdi. Hem Fransa’da hem de ülkesinde vatandaş muamelesi görmesi -bazı bilim adamlarının adlandırmasıyla- “kültürel şizofreni” çekmesine neden olmuşsa da, Binnebi İslam’ın tarih ve medeniyetteki rolüne olan inancını korudu ve ondan ilham aldı. Fransa’da, Doğu ve Batı’nın, Afrika ve Avrupa’nın, İslamiyet ve Hıristiyanlık’ın zıt dünyalarında yaşadı. Binnebi, İslam ve Hıristiyanlık gibi temel bir antitezi kafasında çözmeyi başardı. <u>İslam’ın temelden tehdit altında bulunduğu yolundaki Batı faraziyesini reddederek</u>, İslam dünyasının çökmesinin İslam’a değil, <u>ümmetin tarihteki uygulamasına</u> atfedilmesi gerektiği sonucuna vardı. İslam’ın, Müslümanların büyük bir medeniyet kurmasını sağlayan <strong>aklı, araştırmayı ve </strong><strong>ö</strong><strong>zg</strong><strong>ü</strong><strong>r iradeyi teşvik</strong> ettiği gerçeğini belirterek tezini doğruladı (s.63).</p>
<p>Binnebi’nin kitaplarındaki ana tema medeniyettir. Diğer Arap entelektüeller gibi <em>terakki</em> (ilerleme), <em>tekadd</em><em>ü</em><em>m</em> (gelişme) ve <em>nehda</em> (rönesans, yeniden doğuş) gibi terimleri kullanmamıştır.</p>
<p>İnsan hayatının sosyal yönü hakkındaki görüşünü ifade etmek için, bilinçli ve dikkatli bir şekilde <strong><em>hadâra</em></strong> (medeniyet) terimini seçmiştir. Aralarında otobiyografisi <em>M</em><em>ü</em><em>zekkirâtu Şehîdi’l-Qarn</em> (Asrın Şahidinin Anıları) ve <em>ez-Zâhiratu’l-Qur’âniyye</em> (Kur’an Fenomeni)’nin de bulunduğu kitapları, genellikle <em>Müşkilâtu’l-Hadâra</em> (Medeniyetin Problemleri) üstbaşlığını taşır.</p>
<p>Binnebi’nin medeniyeti bir kriter olarak kullanması “<u>Herhangi bir insanın problemi, o medeniyetin problemidir.</u>” temel tezinden ileri gelir. Medeniyet problemini “bir dizi olay, tarihin bize ulaştırdığı bir öykü” olarak değil, “analizlerle bizi iç kurallarına ulaştırabilecek bir fenomen” olarak inceler. Ümmetin çöküşünü, entelektüel meselelerin bütün problemlerin özü olduğu tezine dayanmadan teşhis etmesini sağlayan bu anlayıştır.” (s.64).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İbn-i Haldun’un teorisini geliştirip ileriye taşıyabilmek </strong></p>
<p>“İbn-i Haldun <em>Mukaddime</em> isimli kitabında, insan toplumunu <em>ilmu’l-’umrân</em> (toplum ilmi) adını verdiği farklı bir sosyolojik ve antropolojik incelemeye konu etmiştir. Bazı araştırmalar Binnebi’nin medeniyet üzerine fikir üretmede İbn-i Haldun’dan sonra gelen en özgün Arap düşünürü olduğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Binnebi’nin sosyal gelişme hakkındaki fikirleri ile İbn-i Haldun’un fikirleri arasında açık bir benzerlik vardır. Ancak Binnebi yalnızca İbn-i Haldun’u dikkatle incelemekle kalmayıp, modern sosyal bilimlerdeki yeni gelişmelerden de akıllıca yararlanmıştır. Binnebi’nin Mukaddime’yi okuduğu ve ondan etkilendiği açıksa da, medeniyet üzerindeki kendi felsefi görüşleri İbn-i Haldun’un görüşlerinin ötesine geçmektedir.<strong> </strong></p>
<p>Binnebi kitaplarının çoğunda, özellikle <em>Şurûtu’n-Nahda</em> kitabında her medeniyetin üç aşamadan geçtiğini vurgular; doğuş (<em>mîlâd</em>), yükseliş (<em>awc</em>) ve çöküş (<em>ufûl</em>). Bu şekilde İbn-i Haldun gibi medeniyetin devrî bir süreç gösterdiğine inandığını açıklamıştır. Binnebi aslında böyle bir devir kavramının “Üç Nesil” teorisinde İbn-i Haldun tarafından ortaya atıldığını kabul etmiştir. Ancak İbn-i Haldun’un zamanın düşünce ve terminolojisiyle kısıtlanarak bu devir sürecini <u>devlet düzeyiyle sınırladığı</u>nı savunur. Bu yüzden Binnebi, İbn-i Haldun’un eserini daha çok devletin tekâmülü ile ilgili bir teori olarak görür. Kendisi ise kavramın bütün medeniyeti kapsayacak kadar genişletilmesinin doğru ve yararlı olacağına inanmıştır (Şurût, s.53).</p>
<p>Binnebi genelde, İslam tarihini bu devir teorisi ışığı altında yorumlamaya çalışmıştır. Ancak İbn-i Haldun’a ait olan, kabilelerin birleşerek (<em>‘asabiye</em>) devleti oluşturacağı, durağan, hareketsiz (<em>istikrâr</em>) hayatın da lüksü (<em>teref</em>) doğurarak çöküşle (<em>inhiyâr</em>) sonuçlanacağı yolundaki görüşü benimsemez. Bunun yerine o kendi üçlü teorisini geliştirmiştir; manevi aşama, rasyonel aşama ve içgüdü (<em>insiyâk</em>) aşaması.” (s.65).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ruh ile aklın altın dengesini kurarak içgüdüye yenik düşmekten kurtulabilmek</strong></p>
<p>“<strong>Manevi Aşama</strong>: Binnebi’nin teorisine göre, bir kişi doğal durumunda (<em>fıtrat</em>) iken daha çok tabii içgüdüleri tarafından yönetilir. Ruhani bir düşünce ya da din ortaya çıktığında bu durum zabt u rabt altına alma vetîresine sokar. Bu ise içgüdülerin yok edileceği anlamına gelmeyip, onların bu ruhani görüş veya dinle bağdaşacak şekilde yeniden şekillendirileceği anlamına gelir. Böylece manevi gücü hayatını yönetirken, kişi fıtratından kısmen kurtulmuş olur. Bu teoriyi İslam tarihine uygulayan Binnebi, <u>ruhani dönem</u>in Rasulullah’ın (s) Hira’da ilk vahyi almasından Sıffîn Savaşına kadar sürdüğü görüşündedir. Bu dönemin ruhani kuvveti şu iki önemli vak’ada gözlenebilir:</p>
<p>Bilal’in bu yeni çağrıya bağlılığı sayesinde zulüm ve işkencelere tahammül edebilmesi ve bir kadının Nebi’ye (as) gelip zina yaptığını söyleyip, cezasını çekerek günahlarından arınmak istemesi. Binnebi bu konuyu şu sözlerle sonuca bağlar: “İnsanlığa medeniyeti kurmasını sağlayacak yükselme ve ilerleme fırsatını ancak <strong>ruh</strong> verir. Ruh yitirildiğinde medeniyet çöker, çünkü yükselme kabiliyetini kaybeden kişi yerçekiminden ötürü batmaya mecburdur.” (Vichet, s.30).</p>
<p><strong>Rasyonel Aşama</strong>: Toplum, dinî vecibelerini yerine getirmeye ve iç bağlarını kuvvetlendirmeye devam ettikçe din bütün dünyaya yayılır. Binnebi’ye göre “İslam medeniyeti, bir <u>itici g</u><u>üç</u> olarak ruhların derinliklerinden hız alarak, Atlantik kıyısından Çin seddine kadar yayılmıştır…” (Şurût, s.53).</p>
<p>Bu bağlamda İslam toplumu genişler ve yeni oluşturulan ihtiyaç ve gayeler toplumun özgün üretim kapasitesine hız ve canlılık kazandırır. Bilim ve sanat geliştiği için <u>akıl y</u><u>ö</u><u>netici g</u><u>üç</u> haline gelir ve toplum, medeniyet döngüsünün zirvesine doğru yükselir. Ancak Binnebi’ye göre akıl, içgüdüyü ruh gibi etkili bir şekilde kontrol altında tutamaz. Bu nedenle içgüdü yavaş yavaş özgür kalmaya başlar ve toplumun birey üzerindeki kontrolü zayıflar.</p>
<p>Bu analizi İslam medeniyetine uygulayan Binnebi, <u>Emevi dönemini akıl aşaması</u>nın örneği olarak görür. Bu dönemi siyasi açıdan “yoldan çıkmış bir medeniyet” olarak tanımladığı halde, ondalık sistem ve tıpta deneysel metot keşfedildiği için insanlığın bu döneme çok şey borçlu olduğunu belirtir (s.66).</p>
<p><strong>İçgüdü Aşaması</strong>: Toplum, üyelerinin içgüdülerini daha fazla kontrol edemeyince kaçınılmaz hâle gelen <u>zayıflık ve </u><u>çü</u><u>r</u><u>ü</u><u>me</u> bu döneme damgasını vurur. Binnebi’ye göre akıl bu aşamada sosyal işlevini kaybederek, verimsizliğe ve belirsizliğe girmiştir. Medeniyetin devri sona ererken, toplum “tarihin karanlığına” sürüklenir. Bu aşama <u>Moğol istilasından önceki devre</u> rahatlıkla uygulanabilir. Binnebi dönüm noktası olarak, İbn-i Haldun’un yaşadığı çağa rastlayan ondördüncü asrı seçmiştir. Bu dönem <u>ahlaki, siyasi ve entelekt</u><u>ü</u><u>el çöküş</u> ile tasvir edilir…” (s.67).</p>
<p>Merhum üstadın Müslümanlara konum ve görevlerini hatırlatma çabasını bir ömür azim ve sebatla sürdürdüğüne şahitlik eden bu haftaki yazımızı, İslam medeniyetinin yılmaz savunucusu büyük mütefekkir Mâlik bin Nebî’nin büyük bir dikkatle gözlemlediği Müslüman topluma ilişkin şu veciz tespitleriyle noktalayalım:</p>
<ul>
<li>“Seçkinleri istiklalin mesuliyetini üstlenmeye hazır olmayan halklar için hürriyet ağır bir elbisedir.”</li>
<li>“Ölüm uykusuna yatmış milletlerin tarihleri yoktur. Olsa olsa, efsanevî zorbaların veya mitolojik kahramanların büyüleyici çehrelerinin cirit attığı kâbusları veya rüyaları vardır.”</li>
<li>“Sömürgeleştirilmeye müsait kalındığı sürece sömürgeleştirilmekten kurtulmak mümkün değildir. İnsanlar, kendilerini sömürgeleşmeye mahkûm eden aşağılayıcı iç faktörden kurtulduğu zaman dış faktörden (sömürgeciden) de kurtulmuş olacaktır.”</li>
<li>“Toplumsal dönüşümün yaşanması için önce toplumu oluşturan kişilerin düşüncelerinin değişmesi gerekir.”</li>
<li>“Müslümanların medeniyet kurmasını sağlayan unsur Kur’an’dı. Onun hayattaki etkisi azaldıkça İslam dünyası duraklamıştır.”</li>
</ul>
<p>Mekânı cennet, makamı âlî, taksiratı mağfûr olsun…</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Fevziye Bariun; “<strong>Malik Binnebi ve İslam Ümmetinin Fikrî Problemleri</strong>”, çev. Özlem Ertuğ. İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, 1993, c. 1, Sayı: 2, s.62-74.</li>
<li>Fawzia Bariun; “<strong>Malik Bennabi and the Intellectual Problems of the Muslim Ummah</strong>”, AJISS, Vol. 9, No. 3 (Fall 1992), pp. 325-337.</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Şurûtu’n-Nahda</em></strong>. Arapçaya çeviren: Ömer Kâmil Maskavi ve Abdussabûr Şahin, Mektebetü’l-İskenderiyye ve Dâru’l-Kitâbi’l-Mısrî, Kahire 2012/1433, 211 s. (Eser önce Şam’da basılmıştır; Dâru’l-Fikr, Dımaşk 2006, 175 s.).</li>
<li>Mâlik bin Nebî; <strong><em>Vichetü’l-Âlemi’l-İslâmî</em></strong>, Arapçaya çeviren: Abdussabûr Şâhin, Dâru’l-Fikr, Şam 1986 200 s. (İslâm Davası (İslam Dünyasına Bakış), Çev. Ergun Göze, İstanbul 1967, 197 s. Keza, Muharrem Tan tarafından yeniden Türkçeye çevrilen bu eser 1992 yılında İstanbul’da Yöneliş Yayınları tarafından 200 s. hâlinde yayımlanmıştır).</li>
</ul>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islamin-medeniyet-kurucu-rolune-guvenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>SON NEBİ’NİN ÖRNEKLİĞİNİ  MEVDUDÎ’DEN OKUMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 May 2017 09:02:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Ahzâb 33/21]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[en güzel örnek]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber’in Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[ideal model]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Mevdudi]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevî]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[sîret]]></category>
		<category><![CDATA[Sîret-i Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Son Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi âlimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=507</guid>

					<description><![CDATA[“Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için Rasûlullah en güzel örnektir.” (Ahzâb 33/21). &#160; Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak 1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>Lekad kâne lekum fî rasûlillâhi usvetun hasenetun </em><em>limen kâne yercûllâhe ve’l-yevmel âhira ve zekerallâhe kesîrâ</em>: Ey inananlar! Andolsun ki sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok anan kimseler için <u>Rasûlullah en güzel örnektir</u>.” (Ahzâb 33/21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” Risalesinden Ders Almak</strong></p>
<p>1967 yılından başlayarak günümüze kadar yirmiyi aşkın eseri Türkçeye çevrilip yayımlanan Mevdûdî’nin Türk dilindeki son eseri “<strong>Sîret-i Nebi</strong>”, “İki Dil Bir Kitap” serisinin 19. kitabı olarak Beyan Yayınları tarafından Nisan 2017 tarihinde okuyucunun istifadesine sunuldu.</p>
<p>“Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı” başlığıyla Türkçeye çevrilen “Sîret-i Server-i ‘Âlem” isimli eserinde Mevdûdî, Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar bütün peygamberlerin ortaya koyduğu tevhid-şirk mücadelesini ele almıştır. Bu eserinde <u>Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Muhammed’in vazifelerinin birbirini tamamladığı</u>nı ve aynı amacı taşıdıklarını açıklayan üstada göre bu gerçek unutulduğu takdirde, Kur’an-ı Kerim yalnız sözler yığını, sîret-i nebi de sadece bir hayat hikâyesi ve olaylar zincirinden ibaret kalacaktır. Buradaki kıstas dinin ruhuna ve özüne ulaşmaktır. Bu husus ne kadar iyi anlaşılırsa Kur’an ve sîret de o derecede iyi anlaşılacak, keza ne kadar yanlış anlaşılırsa her ikisi hakkındaki bilgimiz de o derecede yanlış ve eksik olacaktır.</p>
<p>Editörlüğünü yaptığım “<strong>Sîret-i Nebi</strong>” isimli eseri, müellifi Mevdûdî’nin esere verdiği ismi koruyarak neşretmeyi tercih ettik. Nitekim İbn-i İshak ve İbn-i Hişam başta olmak üzere Son Nebi’nin (s) hayatını yazan müellifler “<strong>sîret</strong>” kavramını tercih etmişlerdir. “<u>Siyer</u>” şeklinde çoğul formunda kavramlaşan kelime ise İslam edebiyatında daha çok <u>devletlerarası hukuk</u> için kullanılmıştır.</p>
<p>Klasik sîret-i nebeviyye kitaplarının muasır bir nüshası olarak gördüğümüz “Sîret-i Nebi” adlı eserinde Mevdûdî, diğer nebilerden farklı olarak <u>Son Nebi’nin</u> (aleyhimusselam) <u>hayatının en ince detaylarıyla bilindiğini</u>, dolayısıyla kıyamete kadar gelecek bütün bir insanlık için <strong>en güzel örnek</strong>liği oluşturan <u>ideal model</u> olma işlevini sürdüreceğini açıklamaktadır.</p>
<p>Üstat Mevdûdî’nin 22 Ekim 1975 tarihinde Pencap Üniversitesi’nde verdiği konferansın yazıya dökülüp basılmasıyla ortaya çıkan kitapçık, Hz. Muhammed Aleyhisselam’ın hayatının insanlık için nasıl bir örneklik oluşturduğunu ve bu örnekliğin hayatımızda ne tür bir işleve tekabül ettiğini anlatmaktadır. Bu haftaki yazımızda üstat Mevdûdî’nin “Sîret-i Nebi” isimli eserinden bazı pasajları sizlerle paylaşmak istedim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örneğimizin Son Nebi Olduğunu İdrak Etmek </strong></p>
<p>“Allah Teala gerçek bilgiyi insanlara iletmek için, <u>görevleri sadece mesajlarını tebliğ etmekle sınırlı olmayan</u> peygamberler göndermiştir. Peygamberler mesajlarını evde ve pratik hayatta davranış hâline getirmiş, sapkınlığa düşenleri doğru yola davet etmiş ve hakiki bilginin pratik örneklerini her bir köşesinde barındıran bir <u>toplum inşa etmek</u> için müminlerin saflarını düzenlemişlerdir (s.27).</p>
<p>Bu kısa izahtan, topluma hidayetin ulaştırılması meselesinin büyük bir ölçüde, Hz. Peygamber’in seçkin kişiliğine ve ahlakına dayalı olduğunu anlamaktayız. Peygamberden başka biri ya da peygamber sıfatına bürünen bir kâfir, aklı başında, bilge ya da ilimde çok ileri gitmiş bile olsa bir beşer olarak bize uygun lider olamayacaktır. Bu şekildeki insanlar hakiki bilgiye sahip değildir ve hakiki bilgiden yoksun olan bir insan, hayatta bizim için adil ve gerçek bir düzen ortaya koyamayacaktır (s.29).</p>
<p>Bizler Kur’an’da kıssaları geçen bütün peygamberlerin nübüvvetini kabul ediyor ve hepsine inanıyoruz. Ancak işin gerçeği, onların getirdiği esaslar ve hayatları ile ilgili doğru bilgiler bizlere sağlıklı şekilde ulaşmamıştır. Aynı şekilde onları örnek alabilmemiz için bu bilgiler hiçbir güvenilir kaynaktan elde edilmemiştir. Hiçbir şüpheye yer yoktur ki, Yüce Allah, Nuh, İbrahim, İshak, Yusuf, Musa ve İsa peygamberlere (aleyhimusselam) semavi mesajını göndermiştir. Biz onların hepsine inanıyoruz. Ancak, onların semavi mesajlarından istifade edebilmemiz için onlara inen mesajlar elimize ilk şekliyle ulaşmamıştır. Yani, onların hayatları bizlere bireysel ve toplumsal hayatın farklı alanlarında örnek alabilmemiz için doğruluğundan emin olacağımız bir şekilde gelmemiştir (s.31).</p>
<p>Herhangi bir kişiden bütün bu peygamberlerin öğretilerini bir araya getiren bir kitap hazırlaması istense, bu şahıs birkaç sayfadan daha fazla yazamayacaktır. Üstelik yazdıklarının çoğunluğu Kur’an-ı Kerim’de zikredilen gerçeklere dayalı olacaktır, çünkü faydalanacağımız güvenilir başka bir kaynak mevcut değildir. Sözün özü, diğer peygamberlerin hidayeti hakkında araştırma yapmak istesek bile, onların tarihlerini ve öğretilerini tahrifsiz bir şekilde ortaya koyan gerçek bilgilere ulaşabileceğimiz sağlam ve güvenilir bir kaynak bulamamaktayız (s.33).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Örnek Alınabilecek Bir Hayatın Detaylarına Ulaşabilmek</strong></p>
<p>“Diğer peygamberler farklı olarak Rasulullah’ın (s) şahsiyetini ve ahlakını ihtiva eden rivayetler, hayatın her alanında yolumuza ışık tutması için nesiller boyu muhafaza edilmiştir. Hz. Peygamber ilk çocukluk döneminden hayatının son anına kadar insanlarla iç içe yaşadı. İnsanlar onun hayatına yakından şahit oldular, konuştuklarını, hutbelerini, emirlerini ve yasaklarını duydular ve bunları ezberleyerek kendilerinden sonraki nesillere aktardılar (s.63).</p>
<p>Acaba tarihte hayatı bu şekilde son derece titiz yöntemlerle incelenen başka birisi var mıdır? Diğer bir şahıstan hadis rivayet eden binlerce ravi hakkında kapsamlı kitapların kaleme alındığı başka örnekler biliyor muyuz? (s.71).</p>
<p>Hıristiyan ve Yahudi âlimlerinin Nebevî sünnetin sağlamlığına dair başlattığı şiddetli karalama kampanyalarının temel sebebi aşırı derecede art niyetli olmalarıdır (s.71). Oysa Hz<strong>. </strong>Muhammed’in (s) hayatı ve şahsiyeti hakkında bilgi edindiğimiz dakik kaynaklar gibi diğer hiçbir peygamberin hayatı hakkında kaynak yoktur. Bu husus onu diğer peygamberler arasında farklı kılan özelliklerden biridir. Keza başka hiçbir tarihî şahsiyette kesinlikle görülmemiş bir şekilde, onun hayatının bütün yönlerine dair gerekli ayrıntıları elde etme imkânı mevcuttur (s.75).</p>
<p>Onun güzel hayatına ve takvalı şahsiyetine dair en ince ayrıntıları hadis kitaplarında okuyabiliriz (s.79). Nebi (s) örnek bir komutandı. Elimizde, Müslümanların onun komutasında savaştığı savaşlardan çok detaylı rivayetler bulunmaktadır. Birinci sınıf devlet başkanıydı. Onun dönemindeki devletin tarihi eksiksiz bir şekilde ellerimizin altındadır. O bir hâkimdi ve ona arz edilen davaların bütün gerekçeleri ve verdiği hükümlerin ayrıntıları elimizde bulunmaktadır. Nebi (s) sokaklarda dolaşıp tüccarların ve satıcıların davranışlarını çok yakından takip etmiştir. Zulmü ve hileyi yasaklamış ve insanlara adil ve ölçülü bir şekilde muamelede bulunanlara doğruluk ödülü vadetmiştir (s.77).</p>
<p>Bu temeller üzerine Hz. Muhammed’in, diğer bütün peygamberler içinde insanların sadece ona güzel ahlak, nasihat ve hidayet için yönelmesi gereken tek kişi olduğunu ortaya koyuyoruz. Çünkü kendisine vahyedilen Kitap ilk aslını ve ilk saflığını muhafaza etmiştir. Onun doğru yolu gösteren çok ince ahlaki ayrıntılarla dolu şahsiyeti de bizlere çok sağlam ve güvenilir kaynaklar aracılığıyla ulaşmıştır (s.79). Şimdi onun takva sahibi şahsiyetiyle tebliğ ettiği esasların ve bize ilettiği mesajın ne olduğuna dair bazı örnekler verelim:”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Son Nebi Aleyhisselam’ın Evrensel Mesajına Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>“Hz. Muhammed’in risaletinde gördüğümüz en önemli özelliklerden biri, renk, cinsiyet, dil, ırk ve ülke ayrımını gözetmeksizin her bir insanı beşerî toplumun bir üyesi olarak görmesidir. Allah Rasulü (s) <u>insani iyiliğin bütün temel değerlerini</u> getirmiştir. Bu temel değerlere inananlar Müslüman olarak İslam’ın evrensel kardeşlik bahçesine dâhil olmaktadır. Hz. Muhammed İslam davetini ister doğudan ister batıdan, ister siyah ister beyaz, ister Arap ister Acem olsun; insanın yaşadığı yer ve ülke neresi olursa olsun, milleti ve uyruğu ne olursa olsun, konuştuğu dil ve derisinin rengi ne olursa olsun <u>bütün zamanlardaki ve bütün mekânlardaki tüm insanlara</u> iletmiştir (s.81). Hiçbir tabakanın ve ırkın ayrıcalığı yoktur. Eşitsizliğe ve insanlar arasında ayrılığa neden olacak herhangi bir <u>dil, ülke veya coğrafi bölge imtiyazı söz konusu olamaz</u>. Bu ayrımcılıklardan hiçbirinin İslam toplumunda yeri yoktur (s.83).</p>
<p>Bir insan ile diğeri arasında <strong>ayrım yapmak</strong>, insanlığın başına gelen en büyük musibettir (s.85). Milliyet, ülke, cinsiyet, renk ve dil sebebiyle yapılan ayrımcılıklar insanların birbirine düşman olmasına ve bir toplumun diğerini yok etmesi için tahrik edilmesinde yol açmıştır. İnsanoğlunun birçok kuşağı, ayrımcılığa boyun eğmesi için çeşitli vahşi katliamlara maruz kalmıştır. Nihayet Hz. Muhammed (s) gelmiş ve ayrımcılık sorununa köklü bir çözüm getirmiştir (s.87).</p>
<p>Ana esaslarına göz atıldığında İslam’ın belirli bir millete, kabileye, ırka ya da zümreye meylettiği tek bir açık yön bulunamayacaktır. İslam’ın şer’i kanunları dünyanın her yerindeki bütün insanlar için uygulanabilir niteliktedir. Zira bu kanunlar âdemoğlunun eşit olduğunu beyan etmektedir (s.89).”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Allah’ın Diriltici Kanunlarına Uyum İçinde Boyun Eğmek</strong></p>
<p>“Allah Rasulü’nün (s), İslami kaideler aracılığıyla insanlığın yararı ve refahı için getirdiği esasların başında tevhid inancı gelmektedir. Yüce Allah tek yaratıcıdır, kulları üzerinde her şeye gücü yetendir ve âlemlerin tek sahibidir (s.93).</p>
<p>İslam, yüce Allah’ın gücünü ve O’nun her şeyi kuşattığını kabul etmeye imana davet eder. Allah’a iman, ondan başka kimseye itaat etmeyeceğimize, yeryüzünde O’nun emirleriyle çelişecek ya da O’nun emirleri ile aynı değerde kanunlar koyabilecek hiçbir gücün olmadığına yönelik bir kabullenmedir. Allah’a iman; ondan başka kimsenin önünde boyun eğmemeyi ve gücü ne kadar büyük olursa olsun başka bir varlığın önünde boyun bükmenin imkânsız olduğunu kabul etmektir (s.95).</p>
<p>Hz. Muhammed’in daveti, kâinatın kurallarıyla çelişen meydan okumaya son vermek için gelmiştir. Nebi (s) bizlere bütün kâinata hükmeden kurallarla uyum içinde yaşamamız gerektiğini öğretmiş, elçilik görevini şu şekilde ilan etmiştir (s.99):</p>
<p>“Şüphesiz ki ben Allah’ın sizler için gönderdiği elçiyim, rabbimin mesajını tüm insanlara tebliğ ediyorum. <u>Ben de sizler gibi insanım</u>, Allah’ın emirlerini yerine getiriyorum. O’nun mesajından bir şey değiştirme yetkisine sahip değilim. Allah’ın emrettiğine itaat etmekle emrolundum. <u>Onu değiştirmeye ya da ona yeni bir şey eklemeye hakkım yoktur</u>. Kur’an-ı Kerim, bana vahyedilen şeriatın vücut bulmuş şeklidir. Benim fiillerim, Allah’ın emri ve rızası doğrultusunda ortaya konan kanunlardır. Ben Müslümanların ilkiyim, bundan dolayı, bütün insanları başka bir kaynağa dayalı kanunlara bağlı kalmayı terk etmeye ve Allah’ın şeriatına sımsıkı tutunmaya davet ediyorum.” (s.101).</p>
<p>Son Nebi (as) ümmetine işlerin görüş alışverişi ve istişare yoluyla idare edilmesini, Allah’tan açık bir şekilde emirlerin indirildiği bütün durumlarda Allah’ın emirlerine bağlı kalmayı, nassın inmediği durumlarda ümmetine kanaat ve düşünce özgürlüklerini korkmadan kullanmayı öğretmiştir (s.105).</p>
<p>Hak dinin insanlığa sunmuş olduğu bir “hürriyet sözleşmesi” vardır. İnsan, Allah’tan başka kimseye kulluk yapmaz. Hiç kimse, Yüce Allah’tan başka, Hz. Peygamber de dâhil kimseye kulluk yapamaz. <u>Bu sözleşme, insanı Allah’tan başka bir kimseye kulluk etmeme konusunda özgür kılmış ve insanları Allah’tan başka ilahlar edinmemeleri için sınırlamıştır</u>. Bu anlaşma, aynı zamanda hukuka üstünlük tanımıştır. Bir kralın, diktatörün, demokratik parlamenter sistemin ya da Müslüman bir zümrenin, kanunları/şeriatı suiistimal etme, kaldırma ya da kendi kanunlarıyla değiştirme gibi bir hakları yoktur. <u>Din insanlık için prensipler, iyilik ve kötülük için de kalıcı değerler yerleştirmiştir</u>. Hiç kimsenin iyiliği kötülüğe, kötülüğü iyiliğe çevirmek için bu değerleri değiştirme ya da yok etme yetkisi yoktur (s.109):</p>
<p>“Hepiniz Allah’ın önünde hesaba çekileceksiniz.” Allah sizlere bu hürriyeti, hoşunuza giden her şeyi yapmanız veya sorgusuz sualsiz bir yerde yatıp kalkmanız için vermemiştir. Üstelik hesap günü bütün amellerinizden ve söylediklerinizden hesaba çekileceksiniz. Özgürlük, sizlere hayatın her alanında ancak sınırlı bir şekilde verilmiştir. Mezarlarınızdan diriltileceksiniz, görünmeyeni ve görüneni bilen Allah’a döndürüleceksiniz. O zaman Allah, tüm yaptıklarınızı sizlere haber verecektir. İnsan vicdanı bu manevi gücü kuşandığında, insanı her türlü kötü düşünceden koruyan ve günaha girmesinin önüne geçen bir koruyucuya dönüşecektir&#8230; (s.111).”</p>
<p>Müdekkik bir âlim, müteyakkız bir mütefekkir ve mutedil bir hareket adamı olan üstad Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî’yi, Son Nebi Muhammed Aleyhisselam’ın örnekliğini bizlere belagat ve dirayetle anlattığı için rahmet ve minnetle yâd ediyoruz. Mekânı cennet, makamı âlî olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî. (2017). <strong>Sîret-i Nebi</strong>, çev. İbrahim Ethem Hatiboğlu, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 128 s.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/son-nebinin-ornekligini-mevdudiden-okumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>MEHMET SAVAŞ HOCA’DAN İLMİN VAKARINI ÖĞRENMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mehmet-savas-hocadan-ilmin-vakarini-ogrenmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mehmet-savas-hocadan-ilmin-vakarini-ogrenmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 Apr 2017 09:56:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Gürses Hocaefendiler]]></category>
		<category><![CDATA[Altınoluk dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bağdat]]></category>
		<category><![CDATA[Bakanlar Kurulu kararı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Literatüre Mütevazı Bir Katkı]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir Merkez Bankası]]></category>
		<category><![CDATA[Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[el-Bûti]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviye Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ezher Şeyhi]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Dureydi]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Halil Günenç]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefi fıkhıAbdulvehhab el-Hafız]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Eğitim Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Külliyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hocaların Hocası]]></category>
		<category><![CDATA[İbn-i Akil]]></category>
		<category><![CDATA[İHAM]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat Fakültesi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Hizmet Araştırma Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[İlme Adanmış Bir Ömür: Mehmet Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Bankası]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Müftüsü Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı]]></category>
		<category><![CDATA[Jandarma]]></category>
		<category><![CDATA[Köklerin Hikâyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Savaş Hocaefendi]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Zerk]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne ve Hukuk Mektebi]]></category>
		<category><![CDATA[pedagoji]]></category>
		<category><![CDATA[Pendik Belediye Başkanı Kenan Şahin]]></category>
		<category><![CDATA[Prof. Fazlurrahman]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Âdem Esen]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr. Mustafa Karataş]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Tayyar Altıkulaç]]></category>
		<category><![CDATA[TRT Diyanet Tv]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-Suud Kültür Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[Usul-i Fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf el-Karadavi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=488</guid>

					<description><![CDATA[Âlim ve mütefekkirlerimizin kadr ü kıymetini bildiğimizi göstermek için onların vefat etmesini beklememize gerek yok. Son yıllarda İstanbul’da Mehmet Savaş, Halil Günenç, Yusuf el-Karadâvî, Cevdet Said gibi yaşayan büyüklerimizi tebcil için toplantılar tertip edilmiş olması takdire şayan bir kadirşinaslık örneğidir. 29 Mart 2017 akşamı İstanbul Fatih’te kâin İBB. Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde “İlme Adanmış [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Âlim ve mütefekkirlerimizin kadr ü kıymetini bildiğimizi göstermek için onların vefat etmesini beklememize gerek yok. Son yıllarda İstanbul’da Mehmet Savaş, Halil Günenç, Yusuf el-Karadâvî, Cevdet Said gibi yaşayan büyüklerimizi tebcil için toplantılar tertip edilmiş olması takdire şayan bir kadirşinaslık örneğidir.</p>
<p>29 Mart 2017 akşamı İstanbul Fatih’te kâin İBB. Ali Emiri Efendi Kültür Merkezi’nde “<b>İlme Adanmış Bir Ömür: Mehmet Savaş</b>” başlığıyla bir sohbet programı gerçekleştirildi. Moderatörlüğünü İHAM (İlim Hizmet Araştırma Derneği) Başkanlığını da deruhte etmekte olan Prof.Dr. Mustafa Karataş’ın yürüttüğü programa Savaş Hoca’nın arkadaşları, kendileri de hoca olan talebeleri ve çok sayıda öğrenciler katıldı. Tüm koltukların erkenden dolduğu ve koridorlarda bile yer bulmanın zor olduğu program üç saat sürmesine rağmen katılımcılar büyük bir dikkatle sonuna kadar takip ettiler.</p>
<p>1987-1991 yılları arasında Türk-Suud Kültür Derneği’nde bir grup arkadaşımızla birlikte ilk yıl Arapça, ardından Hidaye dersleri aldığımız Mehmet Savaş Hocamızı yıllar sonra yeniden dinlemek nasip oldu. Yakın tarihimizde kendi coğrafyamızda dinî ilim tahsili uğrunda çekilen çilelere örnek teşkil etmesi açısından, son sohbet programında Hocaefendi’nin anlattıklarını özetle aktarmakta yarar görüyorum:</p>
<p><b>Bütün Bir Ömrü İlme ve Tedrise Adayabilmek</b></p>
<p>Savaş Hoca’nın kısa hayat hikâyesini -yer kısıtı nedeniyle- Altınoluk dergisinin kendisiyle 1995 yılında yapmış olduğu röportaja (<b>1</b>) ve TRT Diyanet Tv’de yayımlanan “Köklerin Hikâyesi” programının 13. bölümüne (<b>2</b>) havale ederek burada son programda hocamızın vurguladığı bazı hususları özetle aktarmayı tercih ediyorum:</p>
<p>“Defalarca denedikten sonra kaçak yollardan Suriye’ye girebildik… Lise kısmına geçeceğim sırada apandisitten rahatsız olmuştum. Dersin hocasına söyledim, ‘dersten kaçmak için böyle yapıyorsun’ diyerek izin vermeyi reddetti, bir aspirin vermekle yetindi. Acıdan kıvranıyordum. Ben mi çağırdım seni, çık dışarı!” diyerek medresenin kapısına koydu beni. Ağlıyordum. Bir başka hocam okula girerken beni gördü. Beni yanına alıp müdüre çıktı. “Bize güvenip insanlar çocuğunu okula gönderiyor. Bu çocuğu almıyorsanız ben de derse gelmiyorum artık!” deyince tekrar aldılar…</p>
<p>Şam’da Osmanlı Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne ve Hukuk Mektebi mezunu bir doktor ikinci kez apandisit ameliyatımı yapmıştı. Sağ tarafımda apse oluşmuştu. Hamidiye kışlasının tamamlayıcı bir kısmı olan hastanede 58 gün kaldım. Bazı ırkçı çalışanlar (yatak işgal etmeyeyim diye) beni erkenden çıkarmak istiyorlardı… “Ziyaretçim yok, garip öleceğiz, anamız babamız duyunca perişan olacak!” diye kuruntular yaparak yorganın altında ağlıyordum.</p>
<p>AÜDTCF.’nden bir doçent arkadaş ziyaretime geldi. Hâlimi hatırımı sordu. “Şevket ağbi, bana biraz can eriği getirebilir misin?” dedim. Tamam deyip çıktı. Meğer onun da parası yokmuş. Gidip odasından İbn-i Akil kitabını almış, Emeviye Camii girişinde onu satıp bir kese kâğıdı erik getirmiş bana. Ama onu da yiyememiştim. Çünkü doktor yasaklamıştı… Tanımadığım bir kadın hastane bahçesinden topladığı bir demet çiçeği getirip moralimi yükseltmişti. “Burayı sizin ecdadınız yaptı, kendinizi garip hissetmeyin.” demişti.</p>
<p>Şam’da Mustafa Zerka, Mustafa Sıbai, Fethi Dureydi ve el-Bûti gibi hocalardan ders aldık… 14 sene evime hiç gelmedim. Fakülteyi bitirdikten sonra pedagoji ihtisası yaptım. Kızlı erkekli yüzlerce öğrenci arasından seçilen 80 kişi arasına girdik hamdolsun… Suriye’de Hanefi fıkhını en iyi bilen Abdulvehhab el-Hafız’dan sabah namazının akabinde evinde özel ders alırdık. Tek bir söz almıştı bizden: “Siz de erinmeden talep eden herkese ders vereceksiniz.” Allah rahmet eylesin. İlahiyat Fakültesi’nden sonra ikamet alabilmek ve Suriye’de kalmaya devam edebilmek için Eğitim Fakültesi’ni de okudum. Bu arada çok sayıda öğrenci okuttum.</p>
<p>Valide ve pederin yaşlandığını haber aldık. Yine kaçak yollardan Halep’ten gelmek için yola çıktık. Bir yerde nehirden geçmemiz gerekiyor, bot yok. Jandarma sesimizi duyup gelmeden geçelim diye suya girdik, yüzme de bilmiyorum. Sudan salimen çıktık, ama pamuk tarlalarında koşarken kazıklar ayağımızı parçaladı. Konya’ya geldim ki anamın bir gözü görmez olmuş…</p>
<p>Suriye ile kültür anlaşması olmadığından iki fakülte diplomamız geçersiz sayılmıştı. Bu arada, askere celp çağrılarına cevap vermediğimiz gerekçesiyle Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlığımız sonlandırılmıştı… Suriye’de 1964-70 yılları arasında dünya vatandaşı (vatansız) olarak yaşadık…”</p>
<p><b>Tahsil Edilen İlmi Tedris de Edebilmek </b></p>
<p>“Nihayet yeniden Türkiye’ye dönerek Konya İHL’nde öğretmenlik yapmaya başladım. Daha sonra yedek subay olarak hudutta, Saroz körfezinde yaptım askerliği. Dönüşte Afyon Bolvadin’de meslek dersleri öğretmeni olarak çalışmaya başladım. Sonra baskılar sonucu müdür oldum. İdareciliği sevmediğim için bir an önce kurtulmak istedim.</p>
<p>1975’te Bolvadin’de bir fabrikanın temel atma törenine birçok bakanla birlikte Başbakan Yardımcısı da gelecek oldu. Kaymakam cuma vaazını benim vermemi rica etti. Heyet bir hayli gecikmişti, benim vaazı uzatmamı istiyorlardı. Ben de “Burası camidir, bakan, başbakan diye kimseye imtiyaz tanınmaz!” deyince gazeteler, “Vaiz başbakan yardımcısına meydan okudu!” diye haber yaptılar. Vaazda anlattığımız konu, minare ile fabrika bacası bir ülkenin kalkınması için gerekli olduğu mealindeydi.</p>
<p>1968 yılında Tayyar Altıkulaç Bağdat’tan dönerken Suriye’ye uğradığında bir dersimi dinleyip çok memnun kalmıştı. Onun talebiyle Millî Eğitim Bakanlığı’ndan ayrılıp 1976’da Haseki Eğitim Merkezi’ne iltihak ettim. Mustafa Alkan Hoca ve diğer hocalarla birlikte orada göreve başladık. Başlangıçta Eğitim dili Arapça idi, Türkçe konuşmak yasaktı… 46 yıldır oradayım. Öğrencilerimle iftihar ediyorum…”</p>
<p><b>İlmin İtibarını ve Muallimin Vakarını Muhafaza Edebilmek</b></p>
<p>Ara sıra Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendisine Hac esnasında Arafat Vakfesi duasını yaptırma, uluslararası bazı toplantılara temsil yetkisiyle katılma gibi görevler de tevdi ettiği Mehmet Savaş Hocaefendi, -programda gösterilen sinevizyonda konuşan talebelerinin de şahitlik ettiği üzere- ilim ve kitap aşığı, kitapları, şerhlerini, baskılarını çok iyi bilen, fıkhı derinden kavramış ve fıkıh eğitimine derinlik kazandırmış bir hocaefendidir.</p>
<p>Prof.Dr. Âdem Esen’in ifadesiyle; “Mehmet Savaş Hocaefendi, ilmini hiçbir olumsuz bir hususa alet etmeyen, her zaman ilmin vakarına uygun davranan, istikametini koruyan, siyasilerle, mal mülk sahipleriyle mesafeli tutumunda ölçüyü iyi koruyan bir insandır. Onun için insanlar ona karşı saygısını muhafaza eder.”</p>
<p>Kendisinden daha kıdemli hocaefendilerin de zaman zaman derslerine iştirak ettiğini hatırlatan Savaş Hocaefendi şu hatıralarını paylaştı:</p>
<p>“Haseki’ye geldiğimde 38 yaşında genç bir insandım. İstanbul Müftüsü Abdurrahman Şeref Güzelyazıcı zaman zaman derslerime katılıp beni teşvik ederdi. Edip ve büyük bir şeyh olan bu zatın dışında Gönenli Mehmet Efendi ile Abdurrahman Gürses Hocaefendiler de ellerinde Hidaye kitabı derslerime gelir, blok hâlinde işlediğim derslerimi sonuna kadar takip ederlerdi.</p>
<p>Sınıftan çıkarken Güzelyazıcı Hocaefendi, “Hocam buyur, bizi yaşlı deyip öne sürme, buranın hocası sensin.” derdi. Bir gün derste elini kaldırarak şöyle demişti: “Çocuklar, ‘biz dinî eğitimi yok ettik’ demişlerdi. Oysa “<i>el-ba’su ba’del-mevt</i>; ölümden sonra diriliş” haktır. İşte siz bu dinî eğitimin dirilişinin en güzel göstergesisiniz!”</p>
<p>İslam Bankası Guvernörler Toplantısı için İstanbul’a gelmiş olan Cezayir Merkez Bankası Müdürü ziyaretimize gelip ne okuttuğumu sormuştu. Fıkıh ve Usul-i Fıkıh deyince; “Ben fıkhı çok severim, İtalya’da maliye okudum, Sorbon’da doktora yaptım, müsaade eder misiniz, dersinize misafir olabilir miyiz?” dedi. Ben de memnuniyetle, dedim. Ben dersimi takrir ederken Cezayirli mendilini çıkarıp gözlerini siliyordu ara ara. Dersimi bitirince kendisini kürsüye davet ettim. Hıçkırıktan konuşamadı. Sadece şunu söyleyebildi: “İslam’a 800 yıl bayraktarlık yapan bir millete de bu yakışırdı!” İstanbul’u nasıl bulduklarını sorduğumda ise şu cevabı vermişti: “İstanbul’da en çok hoşuma giden, tepelerde gök kubbeyi kucaklayan ve ben kıyamete kadar buradayım diyen camiler oldu.”</p>
<p>Bir ara Ezher Şeyhi de ziyaretimize gelmişti ve “Andolsun, biz de Ezher’de fıkhı bu şekilde okutuyoruz.” demişti. Merhum Ramazan el-Bûti’nin de; “Fıkıh nasıl okutulur, gidin Haseki’de görün.” dediğini duymuştum.”</p>
<p>Savaş Hocamızın bu son programda anlatmadığı bir ziyaretçisini de ben kısaca sizlere aktarmak isterim. Haseki Külliyesi’nde ders esnasında o zamanki müdür kapıyı çalmış. Arkasında esmer ince yapılı bir misafir. Aklından yolda kalmış bir garip yardım talebiyle uğramış olabilir diye geçirmiş. Müdür bey “Amerika’dan Prof. Fazlurrahman” deyince Savaş Hoca biraz telaşlanmış. Çünkü Hidaye’den o gün köle bahsine ilişkin bir pasaj okuyorlarmış. Fazlurrahman’ı da reformist olarak duymuşluğu var… “Bu adam bizi topa tutar, bu çağda siz hâlâ köle bahisleri mi okuyorsunuz?” diye bizi kınar diye düşünmüş. Acaba başka bir konuya atlasam daha mı iyi olur diye de düşünmüş kendi kendine. Ama bu sefer de öğrencilerden birisi “Hocam, köle bahsini okuyorduk, niye bu konuya atladınız?” derse iş daha da karışır diye bu düşüncesinden vaz geçmiş. En arka sıraya geçip uslu bir talebe gibi dersi izleyen Fazlurrahman dersin sonunda söz alıp demiş ki:</p>
<p>“Ben İstanbul’a geldiğime, bu kurumu ziyaret ettiğime, bu derse iştirak ettiğime ne kadar memnun oldum, bilemezsiniz. Amerika’ya gider gitmez basın toplantısı düzenleyerek şu mesajı vereceğim: “Ey Amerika’nın iş adamları! İşçilerinize İslam fıkhının köle hukukunu uygulayın, fazlası gerekmez!” Zira, yediğinden yedireceksin, giydiğinden giydireceksin, sövemezsin, dövemezsin, akraba olanları ayıramazsın. Bu düzeyde işçi hakkı dünyanın neresinde var?”</p>
<p><b>“Hocaların Hocası” Unvanına Layık Olmak</b></p>
<p>Fıkıh, tefsir ve feraiz gibi İslami ilimler sahasında dünyaca tanınmış otoritelerinden biri olan Mehmet Savaş Hoca için ilk onur gecesi 24 Eylül 2011 tarihinde Pendik Yunus Emre Kültür Merkezi’nde düzenlenmişti. Dostları ve talebeleri yanında ilim camiasından önemli simaları da bir araya getiren gecede ‘Çağdaş Literatüre Mütevazı Bir Katkı’ konulu bir de panel gerçekleştirilmişti.</p>
<p>Programda konuşan Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez; Türkiye’de fetret dönemi yıllarında Mehmet Savaş, Halil Gönenç gibi hocaların canhıraç bir çabayla ilmi ayağa kaldırmaya çalıştıklarını anlatmıştı. O dönemlerde Fıkıh, Hadis gibi ilimlerin kürsülerinin dahi olmadığını kaydeden Görmez; “Bu gibi İslami ilimlerin kürsülerinin adına ne yazık ki ‘Arkaik İlimler Kürsüsü’ adı konmuştu. Çok şükür ki Mehmet Savaş gibi hocalarla bu yılları geride bıraktık.” demişti.</p>
<p>Savaş Hoca’nın engin ilmine ve üstün düzeydeki Arapçasına da dikkat çeken Görmez; “Yıllarca müftüler, vaizler ve akademisyenler yetiştiren Savaş Hoca, engin ilminin zekâtını müderrisliğiyle ödemiştir. Kendisine uzun ömürler diliyorum.” diyerek konuşmasını tamamlamıştı.</p>
<p>Diyanet İşleri Eski Başkanı ve Haseki Eğitim Merkezi kurucularından Dr. Tayyar Altıkulaç, İstanbul Milletvekili Erol Kaya, İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı, Pendik Belediye Başkanı Kenan Şahin, il ve ilçe müftüleri ile çok sayıda akademisyen ve vaiz de katıldığı programda Mehmet Savaş Hoca’nın kısa hayat hikâyesini anlatan video sunumunun ardından, başta Dr. Tayyar Altıkulaç olmak üzere Savaş Hoca’nın dostları ve akademisyen talebeleri, kendisiyle yaşamış oldukları anılarını programa katılanlarla paylaşmıştı.</p>
<p>Mehmet Savaş Hoca’nın Henüz 1950’li yıllarda 16 yaşında iken ilim tahsil etmek amacıyla diyar-ı gurbete çıktığını belirten akademisyen talebeleri, 17 yıl boyunca Şam’da illim tahsil eden Savaş Hoca’nın hem akademik hem de klasik tarzda ilim tahsil ettiğini kaydettiler. Şam’da dersleri haricinde ünlü âlimlerin kapılarını aşındırarak özel dersler alan Savaş Hoca, 14 yıl boyunca Şam’da din görevlisi olarak da görev yaptı. Program sonunda Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Mehmet Görmez tarafından kendisine üstün hizmet plaketi takdim edilen Mehmet Savaş Hoca; “Ölene kadar ilim öğrenmeye ve öğretmeye devam edeceğim.” vadinde bulunmuştu.” (<b>3</b>).</p>
<p>Bu vadine sadık kaldığına şahit olduğumuz muhterem Mehmet Savaş Hocaefendi hâlen tedrisata devam etmektedir (Örnek bir ders için bakınız: <b>4</b> nolu kaynak). Hukuk alanında akademik faaliyetler yürüten oğlu Abdurrahman Savaş ile program çıkışında selamlaşınca, muhterem hoca babasının hatıratını yazdıkları, tashih ve redaksiyon çalışmalarının ardından baskıya verecekleri müjdesini verdi. Bir ilim adamının meşakkatli ilim yolculuğuna ilişkin kıymetli bilgilerin yer aldığı bu hatıratı sabırla bekleyeceğiz.</p>
<p>Allah (c) Mehmet Savaş Hocamıza sağlıklı uzun ömürler ihsan eylesin. Öğrencilerini de onun derin ilminden ve örnek şahsiyetinden müstefid olmaya muvaffak eylesin.</p>
<p><b>Kaynaklar</b>:</p>
<ul>
<li><b>Mehmet Savaş Hoca ile Röportaj</b>: &#8220;İslam İlimle Başlar Takva İle Biter&#8221;,</li>
</ul>
<p>Altınoluk dergisi, İstanbul, Ocak 1995, Sayı: 107, s.10. http://dergi.altinoluk.com/index.php?sayfa=yillar&amp;MakaleNo=d107s010m1</p>
<ul>
<li>TRT Diyanet Tv, <b>Köklerin Hikâyesi: Mehmet Savaş Hocaefendi</b>, 13. Bölüm, Nüans Ajans 2015. https://www.youtube.com/watch?v=7FhUbMVXGWY&amp;feature=youtu.be</li>
<li><b>Mehmet Savaş Onur Gecesi</b>, http://www.haber7.com/kulturel-etkinlikler/haber/788227-mehmet-savas-hocayi-gormez-onurlandirdi, 24 Eylül 2011.</li>
<li>Mehmet Savaş, <b>Usûl-i Fıkıh Dersi</b> 1/10 (Mukaddime-1),</li>
</ul>
<p>https://www.youtube.com/watch?v=cczw7n0z54k, 2 Şubat 2016.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/mehmet-savas-hocadan-ilmin-vakarini-ogrenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>KUR’AN’IN HAKİKATLERİNİ CEVDET SAİD’DEN DİNLEMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Feb 2017 09:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arafat]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bi'ru Acem]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Nuri]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkesçe]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Golan tepesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâbil]]></category>
		<category><![CDATA[Hanefî]]></category>
		<category><![CDATA[Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-Der]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsa]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[insan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olma]]></category>
		<category><![CDATA[Kanadalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[lâ ikrahe fiddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Melekler]]></category>
		<category><![CDATA[Meryem]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Esed]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Nebi]]></category>
		<category><![CDATA[Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Veda Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=463</guid>

					<description><![CDATA[10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>10 Şubat 1931 tarihinde Suriye’nin Kuneytıra bölgesinde Golan tepesinin eteğinde yer alan Çerkes köylerinden Bi’ru Acem’de dünyaya gelen Cevdet Said, Aralık 2012 ortasında çocukları, torunları, kardeşleri ve yeğenlerinden oluşan geniş ailesiyle birlikte hicret ettiği İstanbul’da yaşıyor. Sanal ortamda hiç aksatmadan sürdürdüğü haftalık dersleri ve ziyaretine gelen misafirleriyle yaptığı sohbetler yanında ara ara konferans davetlerine de icabet ediyor. Cevdet Said’in bu yakınlarda iştirak ettiğim ve ikisinin eşzamanlı çevirmenliğini üstlendiğim üç konferansında hassasiyetle vurguladığı hususları sizlerle de paylaşmak istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dünyadaki En Önemli Olayın Kur’an’ın Varlığı Olduğunu Fark Edebilmek</strong></p>
<p>14 Ocak’ta Tuzla’da Hayat-Der’de dünyadaki en önemli olayın Kur’an’ın varlığı olduğuna dikkat çeken Cevdet Said, her okuyan insanın Kur’an’ı anlayabileceğini, zira her insanın aklı olduğunu, Kur’an’ı okuyunca onun bâtıl bir söz olamayacağını idrak edip imana geleceğini örnekleriyle anlatmıştı.</p>
<p>“Mesela, Kanadalı misyoner Miller, Müslüman bir topluma giderek onları Hristiyanlaştırmaya niyetlendiğinde, “önce Kur’an’ı okuyup anlayayım ki onları İncil’e daha etkili şekilde davet edebileyim” diye düşünmüş ve Kur’an’ı okumaya başlamış. Kur’an’ı okuyunca adamın hayatı değişmiş. Çünkü Kur’an’ın çok enteresan bir kitap olduğunu gören Miler şu tespiti yapmış:</p>
<p>“Muhammed’in adı Kur’an’da sadece 4 defa geçiyor, ama İsa’nın adı 25 defa geçiyor. Ondan daha enteresan olanı ise, Meryem’le ilgili çok sayıda ayet yanında onun adını taşıyan müstakil bir de sûre var. Oysa Muhammed’in annesinin adı bir kez olsun geçmiyor Kur’an’da.”</p>
<p>Meryem kıssası da gerçekten çok enteresan bir kıssa. Allah’ın Meryem ile diyaloğu, ona çok yüksek bir değer vermesi, İsa aleyhisselamın doğar doğmaz konuşmaya başlaması… Nebilerin bir kısmının Kur’an’da hikâyeleri anlatılır, bir kısmının da anlatılmaz.</p>
<p>Kur’an Allah’ın tüm âlemlere/varlıklara delilidir. Her okuyan Kur’an’ı anlayabilir. Bir İngiliz lordu Kur’an’ı okuduktan sonra Müslüman olmuştu. “Nasıl dininden çıkıp kâfir olabildin?” diyerek kendisini kınayanlara; “Ben kâfir olmadım, imanıma iman kattım ve imanımı tamamına erdirdim.” diye cevaplamıştır. Kur’an’ın ne denli enteresan bir kitap olduğunun şahitlerinden bir başkası olan Muhammed Esed de “Yolların Ayrılış Noktası’nda İslam” isimli eserinde bu konudaki önemli tespitlerini paylaşmaktadır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsan Olma Sorumluluğumuzun İdrakine Varmak</strong></p>
<p>“İnsanlar birçok önyargıları sebebiyle İslam’dan korkmaktadır. Onları bu korkulardan arındırmanın yolu Kur’an’ın berrak mesajlarını onlara en hikmetli yollarla ulaştırmaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim insanlığın sorumlulukları yanında yaratılış sürecine ilişkin de önemli bilgiler vermektedir. Mesela, dört satırlık kısacık Zilzal sûresinde yerkürenin insanlık tarihimizi bize anlatacağını haber veriyor. Dilinden anlarsak taş, kemik, ağaç vb. birçok varlık bizimle konuşuyor, bize yeryüzünün ve insanlığın yaşını ve haberlerini anlatıyor.</p>
<p><strong>İnsan olma</strong> sorumluluğu cinsiyet ya da başka ayrımlar gözetmeksizin tüm insanların üzerine yüklenmiş bir görevdir. Kur’an insanları etnik mensubiyeti, kadın ya da erkek olması yahut başka aidiyetleri itibarıyla değil, <strong>insan</strong> olmaları itibarıyla muhatap almaktadır. Allah Rasulü’nün Veda Hutbesi’nde ilan ettiği gibi Arabın Arap olmayana beyazın siyaha üstünlüğü yoktur, üstünlüğün tek ölçüsü takva yani sorumluluk bilincidir.</p>
<p>Allah Teala doğrudan insanı muhatap alır ve onu sorumlu tutar. Çünkü O, insanı yeryüzünün halifesi/yöneticisi/müdürü tayin etmiştir. Melekler bu durumu yadırgayarak; “Ey Rabbimiz, yeryüzünde fitne fesat çıkaran ve mal kavgası yüzünden kan döken şu türü mü yeryüzünün halifesi tayin ediyorsun?” mealindeki tepkileriyle durumu anlamak istediklerinde Rabimiz; “Ben sizin bilmediklerinizi de bilirim.” buyurarak, emaneti tevdi ederken buna muvafık olarak bahşetmiş olduğu akıl, irade, sorumluluk bilinci, yönetme becerisi gibi yüksek kabiliyetleri sayesinde insanoğlunun gelişmiş bir toplumsal yapı inşa edebileceğine olan güvenini beyan etmiştir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Anlaşmazlık ve Sorunlarımız Akıl ile Vahyin Kılavuzluğunda Çözebilmek</strong></p>
<p>“Evet, Hâbil kardeşini öldürmüştü. Ancak, bu kan dökücü insan eğitilebilir bir varlıktır. Zira Allah âdemoğluna bütün varlıklara isim verme, kavram geliştirme ve olayları kavrama yeteneği bahşetmiştir. Bütün bu yeteneklerini doğru kullanması için de insanlığa zaman zaman kılavuz ve elçiler göndermiştir. Son Nebi Muhammed aleyhisselamdan sonra yeni bir elçi gelmeyeceği gibi Kur’an’dan sonra yeni bir kitap da nazil olmayacaktır. Kur’an kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Sorunları ve ihtilafları akıl ile vahyin kılavuzluğunda çözmeyi öğrendiğimizde savaş yöntemi kendiliğinden bitecektir. Üçüncü bin yılın başında hâlâ insanların gözü önünde başka insanların öldürülmesi aydınlar başta olmak üzere bütün bir insanlığın ayıbıdır! <u>Sorun çözme yeteneği kalmayan kaba savaşın hâlâ bir yöntem olarak kullanılması insanlığın ayıbıdır!</u> Allah Teala bize Şûra sûresinde yönetim işlerini aramızda şûra/istişare/ortak akıl ile yürütmemizi emretmektedir. Ancak, bugün 23 ülkeden oluşan Arap coğrafyasında yüzbinlerce insanın kanı akmaya devam etmektedir. Zira bu ülkelerde demokratik seçimler yapılmamakta, aralarındaki ihtilafları çözecek ileri modeller geliştirmek yerine birbirlerini boğazlayarak sorunlarını çözeceklerini zannetmektedirler. Hepsi Müslüman ve hepsi Arap olmasına rağmen Okyanus’tan Körfez’e kadar bu vahim tablo böylece sürüp gitmektedir. Bu gerçekten utanç verici bir tablodur!</p>
<p>Ben küçükken -anadilimin Çerkesçe olması ve Arapçayı sonradan öğrenmemin de etkisiyle- okula başladığımda anlatılanları tam anlayamazdım ve dönünce anneme sorardım. Mesela, bazı hükümlerin neden farklılaştığına anlam veremez, tam anlayamadığımı düşünür, eve gelince anneme sorardım. Rahmetli annem; ‘oğlum, onlar Şafii biz Hanefiyiz, onun için fıkhi hükümler farklı olabiliyor’ diye izah ettiğinde Müslümanlar arasındaki ayrılıkların mahiyetini tâ zamanlar anlamaya ve bu konuları düşünmeye başlamıştım.</p>
<p>Bilinçlenme sürecimde kendisinden çok istifade ettiğim Celal Nuri, <em>İttihâd-ı Müslimîn</em> isimli eserinde enteresan tespitler yapmaktadır. Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bu zatın kitaplarını okumanızı tavsiye ederim. Muhammed İkbal’i de çok severim. Türkiye’de onun benzeri Mehmed Âkif var… Celal Nuri Müslümanların birliğine ilişkin şöyle demektedir:</p>
<p>Siyah kayalardan oluşan <strong>Arafat</strong> dağı serapa elmas olsaydı Müslümanlar için bu kadar büyük bir kıymet ifade etmezdi. Zira Allah Rasulü’nün üzerinde insanlığa büyük hutbesini/hitabesini/söylemini tebliğ ettiği o tepe kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar için muhteşem bir <strong>vahdet timsali</strong>dir. Her Müslümanın hayatında bir kez olsun Arafat’a gitmesi ve yılın belli bir gününde ve zamanında orada hazır bulunması hac farizasının olmazsa olmaz bir rüknüdür.</p>
<p>Allah sabredenlerle/direnenlerle beraberdir. İnsanları hikmetle ve güzel öğütle İslam’a davet etmeliyiz. Kötülüğü iyilikle savuşturmalıyız. İnsani ilişkilerimizde bu yöntemi yaygınlaştırmalıyız. Artık Kur’an’ın hemen her dilde tercümesi var dünyada, dolayısıyla insanların Kur’an’ı okumasını ve anlamasını teşvik etmeliyiz…”</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Rabbimizin Mesajına Büyük Bir Ciddiyetle Dikkat Kesilmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hocanın daveti üzerine 17 Şubat 2017 tarihinde Pendik’te ihtisas eğitimi görmekte olan vaiz ve müftülerden oluşan hoca efendi ve hoca hanımlara hitap eden Cevdet Said, Kur’an-ı Kerim’in hakikaten acayip bir kitap olduğuna bir daha dikkat çekti. Kendi ortamlarına döndüklerinde cinlerin “<em>qur’ânen acebâ</em>; acayip bir Kur’an” dinlediklerini hemcinslerine aktardıklarını anlatan ayetten iktibasla Kerim Kitab’ın ne kadar enteresan bir kitap olduğunu izah eden üstadın anlattıklarını şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p>“Şu hususu çok iyi ayırt etmemiz gerekir: <strong>Kur’an’da konuşan Allah’tır</strong>, Muhammed değil! Muhammed aleyhisselam Allah’ın mesajını tebliğ eden elçidir. İnzivaya çekildiği Hira’da Hz. Muhammed’e Arapça indirilen Kur’an sadece Arapları ya da Müslümanları değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanları muhatap almaktadır. Kur’an okuduğunda veya dinlediğinde insan büyük bir huzur duyması, Kur’an’da insanla konuşanın Allah olmasından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Önceki nebilere çeşitli mucizeler verilmişti. Hz. Musa’ya asâ verilmişti mesela. Sihirbazların yere attığı sopalarını yutunca “Musa’nın Rabbine iman ettik.” demişlerdi, çünkü bunun sihir olmadığını hakkıyla anlamışlardı. <u>Allah Rasulü’ne verilen mucize Kur’an’dır.</u> Kur’an bize çok büyük hakikatleri açıklamaktadır. Büyük kolaylıklar sağlayan ulaşım vasıtalarını yapan insan, bu gelişmeleri Allah’ın kendisine bahşettiği yeteneklerle sağlamıştır. Akıllı cihazlarla anında yerkürenin herhangi bir yerindeki bir insanla kolayca irtibat kurabiliyoruz artık. Çünkü Allah bütün bu varlıkları insanın emrine -kayıtsız şartsız itaat etmek üzere- ‘müsahhar’ kılmıştır.</p>
<p>Hiçbir zaman bitmeyecek ve tükenmeyecek olan Kur’an hakikatlerini yeterince açık ortaya koyamadığım için çok üzgünüm. Zira ben Kur’an’ın önemini yeterince açık şekilde ortaya koymaktan acizim. Kur’an’ın her bir hakikatinin ne kadar büyük öneme sahip olduğuna dikkat çekmek maksadıyla kitaplarımdan her birinin adını bir ayetten iktibas ettim. 50’li yılların sonunda ilk hapse düştüğümde fikirlerimi insanlara ulaştırabilmek için kitaplar yazmaya karar vermiştim. Önce “Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi -İslami Hareketin Şiddet Sorunu-” kitabımı yazmıştım. Sonra, insanlara ilmin ve aklın önemini nasıl anlatabilirim diye düşünmeye başladım ve “OKU: Kerem Sahibi Rabbinin Adıyla” isimli kitabımı yazdım. <u>Çünkü Allah katındaki kıymetimiz anlayarak okuduğumuz kadardır.”</u></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cihadın Silahla Değil Kur’an’la Yapılabileceğini İdrak Etmek</strong></p>
<p>Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde Türkçeye tercüme edilmeden sadece Arapça sunduğu konferansındaki temel vurgularını özetle paylaştığım Cevdet Said, kendisine yöneltilen farklı sorulara şu cevapları vermiştir:</p>
<p>“İslam dünyası içinde debelendiği problemler yumağından Kur’an’a sımsıkı sarılarak çıkabilecektir. Zira Kur’an Allah’ın insanlığa uzatmış olduğu sapasağlam ve asla kopmaz ipidir. İnsanlık, Allah’ın kendisine yönelen yüce hitabının hakikatlerini bir gün mutlaka anlayacaktır. Mesela, <em>âyetelkürsi</em> Allah’ın yüceliğini anlatır. Ancak, hemen bunun ardından gelen ayete insanlar pek dikkat etmemektedir. Oysa insanı en çok yücelten söylem bu ayettir:</p>
<p>“<em>Lâ ikrâhe fiddîn</em>; baskının ve zorbalığın hiçbir çeşidi dinde yoktur!” Çünkü baskı ve zorbalık ne iman doğurur ne de küfür. Baskı altında iman edenin imanı geçerli olmadığı gibi inkâr edenin inkârı da geçerli değildir. Ancak, insanı ikna edebilirsen canını da malını da sana feda eder. Artık Kur’an-ı Kerim dünyanın hemen tüm dillerine çevrilmiş durumda. İnsanlar Allah’ın mesajını okuyacak ve bu yüksek hakikatleri anlayacaktır. Kur’an’ı tüm insanlara ulaştırmamız gerekiyor. Çünkü insan hayvan değildir, Allah’ın mesajını okursa mutlaka anlayacaktır.</p>
<p>Cihadın ne olduğunu bizzat Kur’an tarif etmektedir: “<em>We cahidhum bihi cihaden kebîra</em>; Onlarla en büyük cihad (olan Kur’an vahyi) ile cihad/mücadele et.” Bu emir Kur’an’ın hakikatlerini insanlara açıkça tebliğ etmemizi emretmektedir, onu benimsetmek için <u>silaha başvurmamızı değil!</u> Silahın herhangi bir fikri, insanı ya da ülkeyi koruma kabiliyeti olsaydı, dünyayı 30 kez yok edecek kadar çok silah depolamış olan SSCB kendiliğinden çöküp gitmezdi! <u>Cihad Kur’an yapılır, silah ile değil.</u> Bu cihad kıyamete kadar devam edecektir. Silah ile kimse ne iman eder ne de inkâr. Kur’an insanlığa şu daveti yapmamızı istiyor: “Aramızda eşit bir söze/ilkeye gelin.” İnsanlık bu söylemden daha değerlisini getirsin, biz onlara uyalım. Kısacası <strong><u>cihad</u></strong><u> Kur’an’ın mâna ve hakikatlerini insanlara ulaştırma faaliyetidir.</u></p>
<p>Kıyamet kopana kadar insanlara meydan okumayı sürdürecek olan Kur’an’ı okuyup anlayalım ki, ayette kınanan “kitap yüklü merkepler” konumuna düşmeyelim. <u>İslam güç ve silahla yayılmaz</u>. Küfrü tercih edeni imana icbar edecek değiliz. İslam ‘barış’ demek olup İslam’a giren barışı tercih etmiş demektir. Olaya böyle bakarsak kin ve düşmanlığın ortadan kalktığı insani bir dünya inşa edebiliriz. Cihad adı altında göz göre göre insanların öldürülmesi büyük bir ayıbımızdır! Savaş ölmüştür! Günümüzde silahlı savaşa iki sınıf insan tevessül etmektedir: Pis herifler ve cahiller. Cahil mazur görülebilir, onu eğitmek ve ona doğruyu öğretmek gerekir. Savaşı bir araç olarak kullananlar, cahillerin cehaletini sömüren kötü insanlardır. Lütfen bu konuları derinlemesine düşünüp olayların hakikatini anlamaya gayret edelim. Savaş bir sorun çözme yöntemi olmaktan bütünüyle çıkmıştır. <u>Kahramanlık insanları öldürmek değil, onları eğitebilmek ve iyi yönde değiştirebilmektir.</u> İnsanlık, bugüne kadar devam eden silahlı savaş yöntemini bundan böyle artık bütünüyle terk edilmelidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İnsanlarla Adalet ve İhsan Temelinde İlişki Geliştirmek</strong></p>
<p>15 Şubat 2017 tarihinde Sohta Sinan Vakfı’nın İstanbul Aksaray’daki merkezinde misafir edilen Cevdet Said, Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın Hanımefendi ile birlikte Afrika’da ve Körfez bölgesinde İslam ülkelerini ziyaret etmesinin çok anlamlı ve önemli olduğuna işaret ettikten sonra, yukarıda özetlediğim her iki konferanstaki bazı konulara ilave olarak şu hususlara da değinmiştir:</p>
<p>“Allah Teala bize insanlarla baskı ve zorbalık değil adalet ve ihsan temelinde ilişki geliştirmemizi emretmiştir. Zira Allah’ın Kendi ruhundan üfleyerek büyük değer verdiği insana baskı uygulamak insanın fıtratına aykırıdır.</p>
<p>Kitab’ı inzal eden Allah’a ne kadar hamd etsek azdır. Çünkü Kur’an olağanüstü derecede enterensan bir kitaptır. Bu Kur’an Muhammed aleyhisselamdan gelmiş değildir. Kur’an’da her ne var ise hepsi Allah’tandır. Bu hususu çok iyi ayırt etmek zorundayız. Kur’an’da insanlığa hitap eden Hz. Muhammed değil, Allah Teala’dır. Allah Rasulü Kur’an’ın muhatapların ilki idi. Elçi, kendisine inen vahyi kâtiplerine yazdırıyordu. Daha sonraları hadisler de kitaplar halinde derlendi, ama bunu Kur’an ile karıştırmamak gerekir. Son Nebi ile vahiy kapısı kapanmıştır. Kur’an ve akıl kıyamete kadar insanlığın yolunu aydınlatmaya devam edecektir.</p>
<p>Dünya artık tek bir oda haline gelmiş durumdadır. Bir odanın içinde tüm dünyayı izliyor, bir odadan dünyanın her köşesine kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu imkânları iyi değerlendirip Kur’an’ın yüksek hakikatlerini tüm insanlara ulaştırmak için kesintisiz bir çaba içerisine girmeliyiz vesselam.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kuranin-hakikatlerini-cevdet-saidden-dinlemek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>EBU ZEHRA’NIN “İSLAM BİRLİĞİ” MODELİNİ DEĞERLENDİRMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[ubeydg]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Feb 2017 09:04:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Abbasiler]]></category>
		<category><![CDATA[Acem]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Aynu Calût]]></category>
		<category><![CDATA[Baybars]]></category>
		<category><![CDATA[Beyan Yayınları]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Cezayir]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[el-Hilâfetu’r-Râşide]]></category>
		<category><![CDATA[el-Merkezu’l-İslâmî es-Sekâfî]]></category>
		<category><![CDATA[Emeviler]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs’te Hadis ve İbn Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[es-Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallâh]]></category>
		<category><![CDATA[Fas]]></category>
		<category><![CDATA[Gerlof Van Vloten]]></category>
		<category><![CDATA[İfrîkiye’de Hâricîliğin Yayılması]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Kafkas]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Reis]]></category>
		<category><![CDATA[Kuzey Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Libya]]></category>
		<category><![CDATA[Lübnan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed S. Hatiboğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[osmanlı devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Pers]]></category>
		<category><![CDATA[Persler]]></category>
		<category><![CDATA[Şam]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Tunus]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe]]></category>
		<category><![CDATA[yahudiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=461</guid>

					<description><![CDATA[Müslüman halkların maruz kaldığı sorunlara çözüm yolu ararken çıkışın yolunu bulmak için bizden önce imâl-i fikr etmiş muhterem zevatın yazdıklarını incelemek, onların meseleyi nasıl teşhis edip ne gibi çözüm modelleri ortaya koyduklarını anlamak icap etmektedir. Yakın ve uzak tarihimizde mütefekkir ve ulemanın ortaya koymuş olduğu birikimi incelerken mütalaa ettiğim eserlerin özünü, ana ve ara başlıklar [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslüman halkların maruz kaldığı sorunlara çözüm yolu ararken çıkışın yolunu bulmak için bizden önce imâl-i fikr etmiş muhterem zevatın yazdıklarını incelemek, onların meseleyi nasıl teşhis edip ne gibi çözüm modelleri ortaya koyduklarını anlamak icap etmektedir. Yakın ve uzak tarihimizde mütefekkir ve ulemanın ortaya koymuş olduğu birikimi incelerken mütalaa ettiğim eserlerin özünü, ana ve ara başlıklar ve bazen zorunlu geçiş cümleleri ilave ederek orijinal fikri ve kurguyu muhafaza ederek okuyucuya aktarmaya gayret ediyorum. Koyduğum çerçeveyi olabildiğince ince ama sağlam tutarak yazı dizileri oluşturuyorum. Bu gayretimle eş zamanlı olarak birkaç kitabın materyalini de bir taraftan hazırlamış oluyorum. Dolayısıyla dizi yazılarda sadece bir yazı okunduğunda noksan kalan hususlar ya da başka bazı mahzurlar ortaya çıkabilmektedir. Ancak, takdir edersiniz ki tam sayfa da olsa bir gazete sayfasını daha fazla zorlamak mümkün değildir. Geçtiğimiz dört hafta boyunca allâme Muhammed Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları arasında Arapça ve Türkçe metinleri bir arada çıkan “İslam Birliği” kitabını ana hatlarıyla özetlemiştim.</p>
<p>Özetle iktibas formatında sizlere sunduğum yazılara çok kıymetli yorum ve değerlendirmelerle katkı yapan hocalarım, dostlarım, okuyucularım oldu. Bir kısmı şahsi sitemde yayımlanan yazıların altına yorum şeklinde düşülen bu katkıları yine özetle bu haftaki yazımda değerlendirmek istiyorum. Zira, bu pek kıymetli katkılar yazıların amaçladığı fikrî kıvamın daha sağlıklı teşekkül etmesi açısından önem arz etmektedir.</p>
<p>Elektronik posta, vatsap, yazı altında yorum ve telefon yoluyla ya da yüzyüze kanaatlerini paylaşan tüm dostlarıma can u gönülden şükranlarımı sunarak, son dört yazıya ilişkin bazı yorum ve katkıları sırasıyla ve özetle takdirlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’nin Tarihçesini Ebu Zehra’dan Okumak</strong></p>
<p>İlk yazıyla ilgili olarak Prof.Dr. Muhammed Ebu Zehra’dan 11 madde halinde özetle iktibas ettiğim “İslam Birliği” düşüncesinin ondört asırlık tarihçesine yapılan yorum ve katkılardan bir tanesini özetle aktarmakla yetineceğim. Muhterem Yrd.Doç.Dr. Ali Vasfi Kurt hocamın uzun, detaylı, gerekçeli ve belgeli değerlendirmesinin -yer tahdidi nedeniyle- bazı okurların da itiraz sadedinde yorum yaptığı hususlara ilişkin bölümlerini sizlerle paylaşıyorum:</p>
<p>“- Merhum Muhammed Ebû Zehre’nin; “Müslümanlar, bir araya gelmekten sakınan, birbirine düşman devletçiklere bölündükten sonra Arapçanın yerini eski yerel diller almaya başladı. Dil konusunda yaşanan ayrılık, Müslümanlar arasındaki <u>parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olması</u>nın en belirgin işaretiydi.” ifadeleri tarihî gerçeklerle uyuşmayan bir yargıdır. Müslümanların, fethettikleri yerlerin yerel dilleri yerine Arapçayı koymaları, tamamen hicrî beşinci asırda gerçekleşmiş bir olgudur. Emevîler dönemi boyunca, valiler emirnamelerini Yunanca yazmak zorunda kaldılar, Doğu Roma ve Perslerden kalan bürokratlarla yönetimi yürüttüler ve o dönemde Araplardan başka Arapçayı konuşup anlayabilen hiçbir milletten söz edilemez. Kaldı ki, el-Hilâfetu’r-Râşide döneminin yarısından sonra başlayan ilk ihtilaflarda da Arapça konuşmayan Müslümanların hiçbir dahli yoktur. Ayrıca, Hâricîlerin tamamı, orijinal ve hiç şehir görmemiş bedevî Araplardır. Buna göre, eğer “Müslümanlar arasındaki parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olmasının en belirgin işareti dil konusunda yaşanan ayrılık” olsaydı Arab’ın en fasihi olan İmam Ali (r.) Hâricileri ikna ederdi.” (Dimitri Gutas, Yunanca Düşünce Arapça Kültür, Bağdat’ta Yunanca-Arapça Çeviri Hareketi ve Erken Dönem Abbâsi Toplumu, çev. Lütfü Şimşek, Kitap Yayınevi, 5. Basım, İstanbul, 2011).</p>
<p>&#8211; Ebû Zehre’nin “Şia ve Sünniler arasındaki ihtilafın ve Müslümanların küçük devletçiklere ayrılmasının sancıları sürerken <strong>Mo</strong><strong>ğ</strong><strong>ollar</strong> İslâm topraklarının üstüne çullandı ve Bağdat’taki Abbasi hilafetini yok ettiler. Hilafetin yıkılmasından sonra Şam’ı işgal ederek bu diyarlar İslâm düşmanlarıyla dolup taşana dek İslâm topraklarında ilerlemeye devam ettiler.” yargısı da tarihi gerçeklerle çelişmektedir. Doğrusu, Emevîlerin fethettikleri yerlere bir ilave yapmayan Abbâsiler, miras olarak kondukları toprakları, hiçbir zaman tam bir birlik hâlinde yönetemediler. Genellikle Pers bürokratların elinde götürülen yönetim, çoğu Türk ve Çerkes olan Orta Asya ve Kafkas kökenli paralı askerlerin eliyle iç ve dış güvenliği sağladılar. Ayrıca Moğollar, Kafkas kökenli Baybars tarafından Aynu Calût’ta bozguna uğratılınca, Suriye ve Şam’a girme imkânını elde edemediler.</p>
<p>&#8211; Osmanlı Devleti, halkı Müslüman olan hangi Arap ya da Acem beyliklerinden cizye almış, Ebû Zehre bu kanaatini hangi delile dayanarak söylemektedir, gerçekten de öğrenmek isterim. Tam aksine, ganimetçi Arap Emevîlerinin gerek Orta Asya’da gerekse Kuzey Afrika’da, yeni Müslüman olmuş halkları, tam Müslüman olmadıkları gerekçesiyle, yeniden fethedip, mallarını ganimet, kızlarını cariye olarak gasp ettiklerine, tarihte fazlaca örnek vardır. (Gerlof Van Vloten (1866-1903), Recherches sur La Domination arabe, le Chiitisme et les Croyances messianiques sous le Khalifat des Omayades, Amsterdam, 1894. trc. Mehmed S. Hatiboğlu, Emevî Devrinde Arab Hâkimiyeti, Şîa ve Mesîh Akideleri Üzerine Araştırmalar, A.Ü.İ.F.Y. No: 172, Ankara, 1986. Ayrıca “Endülüs’te Hadis ve İbn Arabî” adlı doktora tezimdeki “Hâricî Ayaklanmaları” ve “İfrîkiye’de Hâricîliğin Yayılması” başlıklı bölümlere bakılabilir. A.V. Kurt).</p>
<p>&#8211; Ebû Zehre’nin “Tarih, Osmanlı Devleti gücünün doruklarında iken ve denizlerde özgürce dolanan bir donanmaya sahipken Endülüs İslâm Devleti’nin yıkılışına karşı sessiz kalmasını asla unutmadı.” yargısı da tarihî hakikatlerle uyuşmamaktadır. Şayet o sırada, yeni yeni kurulmakta olan Kemal Reis (ö. 916/1510) ve Burak Reis (ö. 904/1499) komutasındaki Osmanlı Donanması Akdeniz’de olmasaydı, şu anda Libya, Tunus, Cezayir ve Fas’ta Arap ve Berberi Müslümanlar kalmazdı. Ayrıca, Endülüs’te yenilgiye uğratılan Müslümanlarla sürülen Yahudilerin bir kısmı, bu deniz desteği olmasaydı İslâm dünyasının tercih ettikleri yerlerine yerleşme imkânına asla sahip olamazlardı. (TDV İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddeleri).</p>
<p>Son olarak, Ebû Zehre’den “İslam Birliği” fikrinin tarihçesine ilişkin madde madde iktibas edilen çok kıymetli özetler, ilk baskısı 2013’te, Lübnan’da, el-Merkezu’l-İslâmî es-Sekâfî tarafından yapılmış olan, es-Seyyid Muhammed Hüseyin Fadlallâh’ın, “<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye Hutuvât Nahve’t-Tatbîk</em> (İslam Birliği: Uygulamaya Dönük Adımlar)” adlı eseriyle karşılaştırılarak müzakere edilirse daha birleştirici bir sonuç alınması mümkün olacaktır.” (Yrd.Doç.Dr. Ali Vasfi Kurt).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’ni Muttaki Ulema Önderliğinde Tesis Etmek</strong></p>
<p>“İslam, insanlık için indirilmiş en mükemmel bir hayat nizamı olduğu ve onu kabul eden İslam Milletinin de dünyaya nizam verecek yegâne hâkim güç olması gerektiği hâlde günümüzde Müslümanların sefalet içinde yaşamaları, Müslümanların İslam’ı anlamada ve yaşamada bir noksanlıkları olduğunu göstermektedir. İnancının temel umdesi <strong>tevhit</strong> olan bir İslam toplumunun <u>tefrika bataklığında çağdaş müşriklerin zulmü altında inlemesi</u> akıl ve mantıkla bağdaşacak bir durum değildir. Onlarca yıl önce Müslümanların birliğini sağlamak için bir teklifte bulunan Muhammed Ebu Zehra&#8217;ya katılıyorum. Konu güncellenerek <u>bütün İslam ülkelerinden bir <strong>ulema heyeti</strong> oluşturup ilmî bir çalışma yapılması bu ümmet üzerine bir vazifedir</u>. Dünyada aydınlık bir gelecek için bu ümmetin birliğine ihtiyaç vardır. Bu gibi çalışmalar inşaAllah bu konunun fitilini ateşlemiş olur.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Psikolojik, Düşünsel ve Kültürel Boyutlarda Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>“İslam bütün dinlerin üstünde mükemmel bir din, bütün ideolojilere en akılcı cevap veren bir düşünce sistemi, bilim ne kadar şüpheden arındırılmışsa onunla o kadar arkadaş, sanatla evreni birleştiren, en ilkel toplumları eğiterek dünyada yeni bir medeniyet ortaya koyan bir nizamdır. Üstelik bu nizamın yayıldığı coğrafyaya baktığımız zaman yeraltı kaynakları bakımından oldukça zengindir. Bu <u>yeraltı ve yer üstü zenginlikleri yerli yerinde kullanıldığı zaman dünyada hiçbir Müslüman aç kalmaz ve ülkelerin en müreffeh toplumu olurlar</u>. Bu imkânlara rağmen açlık ve sefalet bu ümmetin başındadır!</p>
<p>Bu ümmetin nüfus yapısına baktığımız zaman Batı toplumuna göre daha genç, daha dinamik ve daha zekidir. Bu ümmetin gençliği değerlerine bağlı olarak eğitilmiş olsa, değil ümmetin selameti, üç asırdır Batı medeniyeti tarafından talan edilmiş gezegenimiz kurtulur. Ne yazık ki bu ümmetin gençliği İslam’ı karalamak için Batılı ağa babaları tarafından terörün kucağına itilmiştir. Bu ümmet İslam’dan uzak yaşamaktadır.</p>
<p>Bunca imkâna rağmen bu ümmet neden sefalet içinde düşmanları tarafından ezilmektedir? Bu soruya cevap olarak Muhammed Ebu Zehra’nın 60 yıl önce tespit ettiği sorunlar hâlâ yerinde duruyor. <strong>Sorun Müslümanın İslam’ı şartsız anlayarak teslim olmamasından kaynaklanmaktadır</strong>. Tağuti güçler Müslümanları ezerken biz hâlâ ırk, mezhep, meşrep ayrılıkları içinde birbirimiz yemekteyiz. Asabiyet iliklerimize o kadar işlemiş ki iyi kötü ümmetin birliğini sağlayan Osmanlı’yı böldük ve onun topraklarında kırk üç devletçik olduk, yetmedi hâlâ ırkçılıkla parçalanmaya çalışıyoruz. İslam’ı da kendi asabiyetimize göre yorumluyoruz. Bir de her biri ayrı telden çalan meşreplerimiz var. Başlarında <u>olağanüstü özelliklere sahip(!) sözde kanaat önderleri dini kendi makam ve mansıpları doğrultusunda yorumlayarak bu ümmeti darmadağın etmişlerdir</u>.</p>
<p>Artık yeter; bu menfur sorunları ortadan kaldırarak bu ümmeti İslam’la buluşturmak gerekir. Bu kutlu eylemi gerçekleştirmek için Müslüman âlimlere, siyasetçilere, sanatçılara çok iş düşmektedir. Her İslam ülkesinde <u>Müslüman âlimler geniş yelpazeli bir heyet oluşturarak İslami anlayışta birlik ve farklılıklarda hoşgörüyü hâkim kılmalıdırlar</u>. Ümmetin birliğini sarsan istismarcı şarlatanlara meydan vermemelidirler. Ümitsiz olmaktan Allah’a sığınırım, inşaAllah bir gün bunların hepsi gerçekleşecektir.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>“Millet-i İslam Camiası”nı Kurabilmek</strong></p>
<p>“Müslümanlar şahsi çıkarlarını ve meşrebini imanının ve Allah&#8217;ın emirlerinin önüne geçirmez ise Müslümanca bir tavır ortaya koymuş ve ittihat için en büyük adımı atmış olurlar. Fertte başlayan bu bilinç toplumu kuşattığında Allah’ın izniyle yazınızda çeşitli isimlerle isimlendirdiğiniz o İslam Birliği kurulur.” (N. Yavuz).</p>
<p>“İnanç esaslarının birinci şartı <strong>tevhit</strong> olan bu ümmetin birbirini yiyen bin bir fırkaya bölünmüş olması Müslümanların İslam’la olan bağlarını sorgulanmalarını gerektirmektedir. Bu ümmet <u>dinini okur, öğrendiğini düşünür, düşündüğünü yaşar; sonra da kendi gibi yaşayanlarla toplumunu kurarsa</u> Allah bunun karşılığını elbette verecektir. Muhammed Ebu Zehra’nın onlarca yıl önce vurguladığı gibi Müslümanlar <u>tefrikaya giden bütün yolları tıkamalı; fitneden, nifaktan hassasiyetle kaçınmalıdır</u>. Farklılıklarımızı tevhit inancı içinde zenginliğimiz kabul etmeli ve tevhit inancını toplum yapısına yansıtmalıyız. Aksi takdirde birbirinin kusurlarına razı olmayan bu ümmet haçlı sürülerinin bombaları altında ezilmeye devam edecektir.</p>
<p>Günümüz şartlarına göre dünya Müslümanlarının <u>tek devlet</u> olmasının bir anlamı yoktur. Demokratik yollardan İslami hükümetlere kavuşan ülkeler önce ekonomik bakımından, sonra savunma alanında birlik olurlar ve en son siyasi birlikteliği tesis ederler. Tevhit inancına yakışır bu birlik de dünyadan zulmü ve sömürüyü kaldırır. İnsanlık rahat bir nefes alır. Zira, <u>dünya Müslümanların nefesine muhtaçtır</u>.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ebu Zehra’nın “İslam Birliği” Eserinin Altmışlı Yılların Başında Yayımlandığını Hatırda Tutmak</strong></p>
<p>Dönem başkanlığını hâlen Türkiye’nin yürüttüğü İslam İşbirliği Teşkilatı’nı gerçek bir “İslam Birliği”ne dönüştürmenin imkânı ayrı bir çalışmanın konusu olup farklı birçok öneri yanında öne çıkardığım “<u>Millet-i İslam Camiası</u>” terkibini garipseyen bir akademisyen hocama, Ebu Zehra’dan özetle iktibas ettiğim yazılarımın başında -eserin 60 yıl öncesinin şartlarında yayımlandığı notunu düştüğümü hatırlatıyorum.</p>
<p>Üstad Ebu Zehra’nın “İslam Birliği”ne ilişkin görüşlerini özetleyen yazılarıma iki ayrı profesörden, ümmetten ümitleri kalmadığı, bizi ancak Allah’tan gelecek bir mucizenin kurtarabileceği, İslam birliğini ütopya gördükleri, Müslümanların daha İslamiyet’in ne olduğunu bilmedikleri, belki menfaat görürlerse böyle bir birlikte yer alabilecekleri mealinde yorumlar geldi.</p>
<p>En çetin şartlarda bile umudumuzu muhafaza etmek psikolojik bir eşiktir. Bu eşiğin altında kalan hiçbir girişimin muvaffak olması beklenemez. Çünkü o baştan kaybetmiştir. Allah’ın yasakladığı yeis hâlidir bu. Kurtuluş umudunu mucizeye bağlamak da yöntem olamaz, zira mucize bir hayat tarzı değildir. Sosyal hayatta geçerli olan sünnetullah’tır, Allah’ın kâinata, tarihe ve topluma koyduğu değişmez yasalarıdır. Bu yasaları çiğneyen, her kim olursa olsun bedelini ağır öder.</p>
<p>Uzun soluklu faaliyetlerle, insanca, medeni bir hayatı ilkeli bir yürüyüşle birlikte inşa etme çabamızı sürdürmek ve her daim Allah’ın huzurunda olduğumuz bilinci ve sorumluluğuyla hareket etmek, O’nun dışında hiçbir varlıkta ilahi güç vehmetmemek icap etmektedir.</p>
<p>Mevcut vahim görüntümüze rağmen en yüksek düzeyde ümitvar olmamız gerekir. Müslümanlar perişan olmalarına yol açan büyük hatalarından mutlaka dersini alacak, vaziyeti akl-ı selim ile değerlendirip tüm sorunlarımıza kalıcı çözümler geliştirecektir. Bizim bütün bir İslam âlemi olarak içine itildiğimiz fitne ateşine yeni odunlar taşımadan bu ateşi bir an önce söndürecek, ümmetin garip evlatlarını iki asırlık sömürge sürecinden kurtaracak ve sağlıklı bir ümmete dönüşmesinin zeminini oluşturacak bir mücadele yürütmekle mükellefiz. Büyük insanlık ailemizin ihtida edecek fertleri de elbette ümmetin derlenip toparlanmasında önemli katkılar yapabilecektir. Bir ucundan toparlanmaya ve ayağa kalkmaya başladığında İslam ümmeti mevcut sorunlarını hızla çözebilecek potansiyeli bünyesinde barındırmaktadır.</p>
<p>Yazılarıma olması gereken kıvamı verdikleri için tüm katkı sahiplerine şükranlarımı sunuyorum. Ümitvarız, doğru soruları sorup acı cevaplarla yüzleşmeye başlayan ümmetimiz, kendisinden beklenen rolünü üstlenecek, sadece kendisinin değil bütün bir insanlığın dertlerine deva olacak adil bir nizamı mutlaka tesis edecektir. Rabbim bizlere inisiyatif alarak izzetimizi yeniden kuşanabilme liyakati bahşetsin.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ul>
<li>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>İslam Birliği</strong> (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>), çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, 208 s.</li>
</ul>
<ul>
<li>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Konya: Esra Yayınları.</li>
</ul>
<ol>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birligini-muttaki-ulema-onderliginde-tesis-etmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birligini-muttaki-ulema-onderliginde-tesis-etmek/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/psikolojik-dusunsel-kulturel-boyutlarda-birligi-saglayabilmek/</a></li>
<li><a href="http://fethigungor.net/dirilis-postasi/millet-i-islam-camiasini-kurabilmek/">http://fethigungor.net/dirilis-postasi/millet-i-islam-camiasini-kurabilmek/</a></li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/ebu-zehranin-islam-birligi-modelini-degerlendirmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM BİRLİĞİ’NİN TARİHÇESİNİ  EBU ZEHRA’DAN OKUMAK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Jan 2017 09:47:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:103]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 2:208]]></category>
		<category><![CDATA[dinî birlik]]></category>
		<category><![CDATA[Doğu Roma]]></category>
		<category><![CDATA[el-Urvetu’l-Vuskâ]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Hasta adam]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[İslam’da Siyasi İktisadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Moğollar]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Profesör Şeyh Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Saad Zağlul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=449</guid>

					<description><![CDATA[“Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın! Ve Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da O&#8217;nun lütfu sayesinde kardeşler oldunuz; ve siz ateşten bir çukurun kenarındaydınız da sizi oradan kurtardı! İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.” (Âl-i İmran, 3:103).   Türkiye’de daha ziyade [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“Hep birlikte Allah&#8217;ın ipine sımsıkı yapışın ve birbirinizden ayrılmayın!<br />
Ve Allah&#8217;ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın:<br />
Hani siz birbirinize düşman iken kalplerinizin arasını uzlaştırdı da<br />
O&#8217;nun lütfu sayesinde kardeşler oldunuz;<br />
ve siz <u>ateşten bir çukurun kenarındaydınız da sizi oradan kurtardı</u>!<br />
İşte bu şekilde Allah size mesajlarını açıklar ki doğruyu bulasınız.”<br />
(Âl-i İmran, 3:103).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Türkiye’de daha ziyade “İslam’da Siyasi, İktisadi ve Fıkhi Mezhepler Tarihi” isimli dev eseriyle tanınan allâme Muhammed Ebu Zehra’nın “<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>: <strong>İslam Birliği</strong>” isimli eseri Ekim 2016’da “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde Beyan Yayınları’nın 651. kitabı olarak yayımlandı. Arapça ve Türkçe karşılaştırmalı iki metinden oluşan 208 sayfalık kitabın günümüz İslam dünyasının sorunlar yumağından çıkış kapısını işaret eden bölümlerden özetle iktibas ettiğim pasajları -eserin Arapça ilk baskısının <u>1958</u> yılında yapıldığını hatırda tutmak gerektiğini hatırlatarak- dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>“Hamd, Allah’a mahsustur. Yalnız O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, bağışlanma ister, O’na tövbe eder, nefislerimizin ve amellerimizin kötülüklerinden O’na sığınırız. O’nun hidayete erdirdiği bir kulu saptıracak; O’nun sapkınlığa uğrattığını da hidayete erdirecek olan yoktur. Âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan efendimiz Muhammed (s)’e salât ve selam ederiz. Paramparça olmuşlarken Arapları bir araya toplayan odur. Bu risaletin en büyük nimeti düşmanlıkla birbirlerinden ayrılmış olanları bir araya getirmesidir (s.9).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İslam Birliği’nin Katettiği Zorlu Yolu Hatırlamak</strong></p>
<ol>
<li>İslâm tek bir ilah düşüncesini esas alan bir din olduğu gibi ümmet açısından da birlik dinidir. Kıyamet gününe dek ölümsüz olan İslâm’ın sloganı mabudun/ yaratıcının/ ilahi varlığın birlenmesi olduğu gibi İslâm’ın tüm hükümleri de ümmeti <u>vahdetin sağlanması</u>na yönlendirir. Bu husus ibadet, muamelat ve genel insani ilişkilerin düzenlenmesiyle alakalı tüm hükümleri kapsamaktadır. İslâm, soylara ve ten renklerine bakmaksızın tüm insanları birliğe davet eder. Kur’an’ın apaçık bir surette ortaya koymuş olduğu <u>insani birlik</u> konusu, yaratılışın başlangıcında karara bağlanmış bir hakikattir. Ancak insanlar arasında çıkan anlaşmazlıklar ile heva ve heveslerine uymaları sonucu bu birlik bozulmuştur. Tüm semavi dinlerin -özellikle de İslâm’ın- ideal hedefi bu <u>birliği ihya etmek, düşmanlıkları gidermek</u>, kötülüğe çağıran, kin ve düşmanlık uyandıran ve yeryüzünde fitne çıkarmak için çabalayan unsurları ortadan kaldırmaktır. (s.11).</li>
</ol>
<ol start="2">
<li>Şüphesiz İslâm tüm mesajlarında dinî bir birlik ve tek bir ilahi risalet hususunda karar kılmıştır. İlahi risaletteki bu <strong>dinî birlik</strong> sebebiyle İslâm, daha önce gelip geçmiş <u>tüm peygamberlere iman etme</u> davetinde bulunur. Böylece onların risaletlerini inkâr etmeyi Muhammedî risaletin bir kısmını inkâr etmekle eşit tutar. (s.13).</li>
</ol>
<ol start="3">
<li>İslâm; iman eden, şüpheye kapılmayan, Allah’ın buyruklarına itaat eden ve birlik oluşturan kimselere kendi aralarında <strong>kardeşler</strong> olarak bakar. Nebi (s), Müslümanlar içerisinde daha önce tarihte eşine rastlanmamış ideal bir kardeşlik örneği meydana getirip <u>muhacir ve ensarı birbirleriyle kardeş kıldığı</u> gibi her grubun içerisinde de kardeşlikler oluşturmuştur. Bu mukaddes kardeşlik iki kardeşten zengin olanı diğeriyle malını paylaşma konusunda teşvik etmiş ve hiçbir akrabalık ve kan bağı olmaksızın kardeşi olan bu kimseyi ailesinden biri gibi görmesini sağlamıştır. Zira <u>İslâm, insanları bir araya toplayan bir ana rahmi hükmündedir</u>. (s.17).</li>
</ol>
<ol start="4">
<li>Nebi (s) vefat ettikten sonra <u>hilafet</u> sorumluluğunu ashabından önde gelenler yüklendi ve onun emir ve tavsiyeleri doğrultusunda her daim insanları bir araya getirici olmaya çalıştılar ve ümmet içerisinde <u>ayrılık çıkarmaktan sakındılar</u>. Ümmetin parçalara ayrılması ihtimaline karşı <u>hep birliğin arkasında durdular</u>. Birlik ve beraberliklerinden aldıkları kuvvet, ahlaklarından gelen güç ve Allah’ın kalplerine yerleştirdiği şefkat ve merhametle yeryüzünde insanları doğru yola çağıran bir güç haline geldiler. (s.19).</li>
</ol>
<ol start="5">
<li>İslâmi yönetim ‘nebevi hilafet’ten ‘ısırıcı saltanat’a dönüştüğünde İslâm hâlâ kalplerde taptazeydi. Bu yüzden yönetimdeki değişiklik İslâm birliği üzerinde yıkıcı bir etki göstermedi. Bazı Emevi yöneticiler Arap milliyetçiliğini yeniden uyandırmak istemişlerse de iman kuvveti bu kralların yapmaya çalıştıklarına mâni olmuştur. Abbasi devleti döneminde Arap fanatikliğinin sesi kısıldı, ancak bunun yerini ırkçı hareketler aldı. Böylece bölgesel devletler kurularak zaman zaman birbiriyle savaşan, nadiren bir araya gelen birçok ayrılıklar yaşandı. Endülüs’te Müslümanların parçalanması, İslâm düşmanlarını dost edinmeleri ve birbirlerinden ayrılıp din kardeşlerini düşman bellemelerinin acı sonuçları ortaya çıktı… (s.23).</li>
</ol>
<ol start="6">
<li>Müslümanlar, bir araya gelmekten sakınan, birbirine düşman devletçiklere bölündükten sonra Arapçanın yerini eski yerel diller almaya başladı. Dil konusunda yaşanan ayrılık, Müslümanlar arasındaki <u>parçalanma, bölünme, kalplerin uzaklaşması ve manevi birliğin yok olması</u>nın en belirgin işaretiydi. Bununla beraber Kur’an, sünnet ve İslâmi ilimler Müslümanları bir araya <strong>toplayıcı</strong> ve <u>ihtilafın daha uç boyutlara ulaşmasını engelleyici</u> bir unsur olarak kalmıştı. Ancak saltanat sahibi kimseler savaş ve bölünmeyi fırsat bilerek Kur’an’ın gerçekleştirdiği birlik ruhuna karşı mücadele etmeyi sürdürüyorlardı. <u>Batı Roma</u> devleti ve onu destekleyen diğer Batılı devletlerin oluşturduğu <u>Haçlı orduları</u> böyle bir ortamda tek bir güç halinde doğuya saldırmıştı… Selahaddin hem dışarıda İslâm düşmanlarıyla çarpışıyor hem de Müslümanların içinde yaşayan Bâtınilerin gerçekleştirmekte oldukları entrikaları engellemek için mücadele veriyordu. Bâtıniler taifesi din kardeşleri yerine kâfirleri dost edinmeyi kendileri için daha kazançlı görmekteydiler! (s.25). Şia ve Sünniler arasındaki ihtilafın ve Müslümanların küçük devletçiklere ayrılmasının sancıları sürerken <strong>Moğollar</strong> İslâm topraklarının üstüne çullandı ve Bağdat’taki Abbasi hilafetini yok ettiler. Hilafetin yıkılmasından sonra Şam’ı işgal ederek bu diyarlar İslâm düşmanlarıyla dolup taşana dek İslâm topraklarında ilerlemeye devam ettiler. Ancak Allah Müslüman Arapların kalplerini birleştirdi, Mısır ve Şam halkları bu yıkıcı akımın durdurulmasında birbirlerine destek oldular. (s.27).</li>
</ol>
<ol start="7">
<li>Bu olayların ardından Osmanlı devleti geldi ve İslâm ülkelerinin başına geçti. Avrupa’da birçok fetih gerçekleştirdi ve Doğu Roma devletini yıktı. Daha sonra İslâm beldelerinin yönetimini devraldı. Ancak bu bölgeleri fethettiği diğer bölgeler gibi görüyor ve buralarda da cizye ödemeyi zorunlu kılıyordu. Bu siyasi hata, İslâm toplumu içerisinde maddi ve manevi açıdan ayrılığa götüren sebepleri oluşturmaktaydı. Tarih, Osmanlı devleti gücünün doruklarında iken ve denizlerde özgürce dolanan bir donanmaya sahipken Endülüs İslâm devletinin yıkılışına karşı sessiz kalınmasını asla unutmadı… (s.29).</li>
</ol>
<ol start="8">
<li>Osmanlıların İslâm beldelerini bir araya getirişlerinin temeli iman ve gönül birliği sağlamak, Rahman olan Allah katından bir nur ve muhabbet üzerine bir araya gelmek değil de <u>diğerlerine galip gelmek</u> olunca bu beldelerde yaşayan Müslümanlar da onlara <u>merhametli bir gözetici</u> değil <u>baskın bir diktatör</u> gözüyle baktılar. Batının güçlendiği vakitlerde Osmanlı devleti İslâm bölgelerinin dizginlerini elinde tutmaktan aciz kalmaya başladı. Böylece Batılılar, İslâm beldelerini, ele geçirilecek bir ganimet ve ordularının özgürce gezip dolaşacağı bir uğrak gördüler. “Hasta adam” olarak isimlendirdikleri Osmanlı’nın zayıf eli yavaş yavaş İslâm topraklarından çekilirken işgalciler ona ait toprakları birer birer ele geçirmeye başladılar. Böylece hicri 13. asrın başında tüm İslâm beldeleri karşılaştıkları güce yenik düşerek düşmanları tarafından idare edilir hale gelmişlerdir&#8230; Bu beldelerin yöneticileri ve kralları ise boyun eğdikleri düşmanlara karşı zayıf, müminlere karşı ise pek şiddetli bir tavır takınmışlardır! (s.33).</li>
</ol>
<ol start="9">
<li>İslâm ümmetinin ne kendisini koruyacak bir toplayıcısı ne de bir araya getirecek bir bağı kalmayacak derecede paramparça bir hâl aldığı bu dönemde, ansızın zifiri karanlığın ortasında hakkı haykıran güçlü bir ses her yeri sardı. Bu, modern çağda İslâmi dirilişin lideri olan Cemaleddin Afgani’nin tüm İslâm âlemine seslendiği bir çağrıydı. İslâm ülkelerini teker teker dolaşarak davasını oralara taşıdı. Geçtiği tüm topraklarda arkasında tek şey bıraktı: Onun davetini kabul etmek ve bu davetin ağırlığını yüklenmek isteyenlerin yüreklerinde tutuşturduğu İslâm’ın nuru ile alevlenmiş bir meşale. Başta Profesör Şeyh Muhammed Abduh ve Saad Zağlul olmak üzere Afgani’nin en meşhur talebeleri Mısır’dan çıkmıştır. Afgani davetçilerini Avrupa başkentlerinden birinde topladı ve birliğe davet eden “<em><u>el-Urvetu’l-Vuskâ</u></em>” dergisini çıkardı. Cemaleddin Afgani’nin bu daveti, hiçbir zaman boş bir vadide yankılanan bir çığlık hükmünde kalmadı, bilakis güzel bir toprağa ekilmiş verimli bir tohum oldu. Ancak sömürgeci yönetimlerde rahat çalışabileceği bir zemin bulamadı. Bu sebeple yalnızca birkaç sayı yayımlandıktan sonra dergisi kapatıldı, ama daveti sona ermedi. Aksine bu dava kalplerde ve dillerde dolaşır hale gelmişti. Öğrencileri farklı yollarla bu daveti gerçekleştirmek üzere onun yolunu izlemeye başladılar. Şeyh Muhammed Abduh bilinçlendirme, eğitim, tıpkı dinin başlangıcında olduğu gibi <u>İslâmi gerçeklerin Müslümanların kalplerine yeniden yerleşmesi</u> ve İslâm’ın asırlar boyunca özüne yapışan <u>bidatlerden temizlenmesi</u> yoluyla işe koyuldu. Bazı öğrencileri de büyük üstat Cemaleddin’in tüm İslâm beldelerini sömürge ateşinden kurtarma ve hür bir şekilde birleşene dek <u>eğitim ve bilinçlendirme</u> çağrısına uyarak bölgesel kurtuluş ve özgürleşme yoluna yöneldi. (s.37).</li>
</ol>
<ol start="10">
<li>Bölgesel kurtuluş hareketleri büyük ölçüde başarılı oldu ve birçok İslâm beldesinde sömürgecilik ortadan kalktı. İslâm topraklarında Batı sömürgeciliği yok edilip tam bir siyasi hürriyet elde edildiği bu tarihlerde bazı ufak tefek engeller kalmıştı: <u>Hürriyet fikrinden hoşlanmayan krallar</u>, <u>gayrimüslimlerle kurdukları dostlukları Müslümanlarla olan ilişkilerinden daha üstün gören bazı liderler</u> ve düşünme yeteneği zayıflayarak <u>Batı sevgisi ile kalpleri körelmiş birtakım insanlar</u>ın arzuları. Bu kimseler kuvvetli bir şekilde sömürgecilerin dostluğuna inanıyorlardı. İçlerinden bir kısmı ise kalplerinde İslâmi hakikatlere karşı korku ve nefret duyuyordu. İslâm topraklarını işgal eden düşman orduları çekip gittikten sonra bu kimselerle yaşanan psikolojik savaş etkisini sürdürmeye devam ediyor. Ancak güçlü bir dalga bunların da defterini dürecektir. Bunların yürüyüşüne güçlenerek devam eden İslâm kervanı karşısında durabilecek bir güçleri yoktur! (s.39).</li>
</ol>
<ol start="11">
<li>Şüphesiz gün doğmuş ve etraf aydınlanmıştır. Sap samandan ayrılmış, köpük uçup gitmiş, insanlara fayda veren şey sabit kalmıştır. Avrupa uygarlığı ve ona tâbi olanlar arasında sahte bir gururla hareket eden aklı kıt ve şaşkın bazı insanlar dışında hiç kimse İslâm’a savaş açma cüretinde bulunamaz! Bu durumda <u>din kardeşleriyle <strong>bir olma</strong></u> konusunda tefekkür etmek, her Müslüman üzerinde bir <strong>hak ve görev</strong> olmuştur. Günümüz dünyasında tüm varlığın geleceğine, birbirleriyle rekabet içerisinde bulunan ve birbirine yakın boyutlarda güce sahip iki blok hükmediyor. Her ikisi de avlarını parçalamaya hazırlanan iki aslan konumunda ve ruhlarına yapışıp kalmış <u>yok olma korkusu</u> dışında hiçbir şey onları durdurabilecek güce sahip değil. Müslümanların bu iki bloktan herhangi birine tâbi olması doğru değildir. <u>Müslümanların yapması gereken;</u> <strong><u>tüm insanlığın iyiliği adına</u></strong><u> insanlar üzerindeki şahitlik görevini yerine getirmek üzere <strong>din kardeşleriyle bir araya gelmek</strong>tir</u>. <u>Müslümanlar <strong>gerçek bir birlik</strong> oluşturmazlarsa İslâm düşmanları tarafından paramparça edilirler</u>. Gerçek bir birlik tesis edemezlerse, hiçbir şeye güç yetiremeyen, kendisine en ufak bir faydası olmayan, sadece başkalarının kullandığı birer araç haline gelmiş, toprağı, suyu ve tüm zenginlikleri düşmanlarının eline geçmiş kokuşmuş cesetlere dönüşmeleri kaçınılmazdır! Bir araya gelmeleri durumunda ise kendisine fayda veren, dünyayı kurtaran ve Kur’an’ın diliyle şöyle seslenen bir güç haline geleceklerdir (s.41):</li>
</ol>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ey iman edenler! Hep birlikte İslam/barış/<u>teslimiyet yoluna girin</u> ve <u>şeytanın adımlarını izlemeyin</u>! Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır.” (Bakara, 2:208).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Muhammed Ebu Zehra. (2016). <strong>İslam Birliği</strong> (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>), çev. Rumeyse Gökbayrak Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, İstanbul: Beyan Yayınları, s.9-41.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-birliginin-tarihcesini-ebu-zehradan-okumak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AKİF’İN BİLGELİĞİNDEN  HAKKIYLA İSTİFADE EDEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-bilgeliginden-hakkiyla-istifade-edebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-bilgeliginden-hakkiyla-istifade-edebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Mar 2016 10:40:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[39:18]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[asrın idraki]]></category>
		<category><![CDATA[çağının şahidi]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Kırca]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[farsça]]></category>
		<category><![CDATA[Ferid Kam]]></category>
		<category><![CDATA[hafız]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Hüseyin]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Marşı]]></category>
		<category><![CDATA[ıslah]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an müfessiri]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[memur]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Önal Mengüşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Shakespeare]]></category>
		<category><![CDATA[veteriner]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=280</guid>

					<description><![CDATA[“O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar: İşte Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, akletme yetilerini kâmil manada kullananlardır..” (Zümer, 39:18). &#160; Samimi Katkıları Değerlendirmek Âkif’in ifadesiyle ‘mâhiyet-i rûhiye’mize sahip çıkmalı, kör taassuptan ve taklitten kurtulmalı, yeniliklere açık olmalı ve millet adına fedakârlığa her daim hazır bulunmayız. Son [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“O kullar ki, sözün tamamını dinlerler ve en güzeline uyarlar: İşte Allah’ın kendilerine doğru yolu gösterdiği kimseler bunlardır; ve işte onlar, akletme yetilerini kâmil manada kullananlardır..” (Zümer, 39:18).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Samimi Katkıları Değerlendirmek</strong></p>
<blockquote><p>Âkif’in ifadesiyle ‘mâhiyet-i rûhiye’mize sahip çıkmalı, kör taassuptan ve taklitten kurtulmalı, yeniliklere açık olmalı ve millet adına fedakârlığa her daim hazır bulunmayız.</p></blockquote>
<p>Son altı hafta boyunca Fikriyat sayfası yazılarımı merhum Âkif’in günümüz problemlerine ışık tutan fikirlerine ayırdım. Âkif yazılarını şimdilik, toplumun derdiyle dertlenmiş muhterem okurların pek kıymetli eleştiri ve değerlendirmeleriyle noktalamak istiyorum. Ancak, toplu değerlendirme yazısını tek sayfaya sığdıramadığım için bu hafta yazının ilk bölümünü sizlerle paylaşıyorum.</p>
<p>Nitelikli ve hakkaniyetli değerlendirmelerle Âkif’in daha iyi anlaşılmasına katkı yapan kıymetli hocalarım, dostlarım ve bazılarıyla henüz tanışma fırsatı bulamadığım okurlarım, merhum üstadın İslam âleminin sorunlarına çözüm öneren fikirlerine ilişkin kanaatlerini serdettiler. Zorunlu imla ve ibare tashihleriyle iktifa ederek, Âkif konulu yazılarıma gelen yorumları özetle takdirlerinize arz ediyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âkif Gibi Çağının Şahidi Olabilmek </strong></p>
<blockquote><p>Şiir ve nesri yanında canlı hitabeleriyle bu ümmet için ‘değerler dünyası’ kurmaya çalışan Âkif’e milletçe çok yakın olmaya ihtiyacımız vardır.</p></blockquote>
<p>“Ahlâkı, veterinerliği, memurluğu, hafızlığı, edebiyatı, sporla uğraşması gibi çok yönlü vasıflarının tezat içermeyen vahdetini sağlayan üstad Âkif’in, ahiret odaklı yaşayan bir mümin oluşu ve sanatı davası için araç olarak kullanması çok muhterem bir hususiyettir. Zira o, sanatı sanat için değil, bilakis toplum ve inanç için dengede götüren bir şahsiyettir. Metin Önal Mengüşoğlu’nun ‘Müstesnâ Şair Mehmed Âkif’ isimli eserini gençlerimize hararetle tavsiye ediyorum.” (İlyas Kelek).</p>
<p>“Mehmet Âkif’i niçin bu kadar sevdiğimizi, merhum Ferid Kam’ın ona yazdığı mektuptaki şu cümlesine bağladım: ‘Sen sanatta gaye aramıyorsun, lâkin gayede sanat arıyorsun.’” (Tûba Erdem).</p>
<p>“Bugün yaşananları bir asır öncesinden çözümleri ile tespit etmiş, bizlere yol göstermiş, asıl hataların nerelerden kaynaklandığını ve çözüm yollarını önümüze koymuş olan Âkif’i ne kadar az tanıdığımızı ve tanıtmak adına ne kadar az gayret gösterdiğimizi düşününce vicdanımız sızlıyor.” (Beyza Erkoç).</p>
<p>“Mehmet Âkif’i sadece şair olarak anıp hep bu yönüyle ondan bahsetmek çok büyük bir haksızlıktır. Zaten bu yaklaşım üzerinden Âkif’in gerçek değeri saklanmış, üzerine ambargo konulmuştur. Âkif, zamanının en kuvvetli Kur’an müfessiri ve mücahitlerinden birisidir. Âkif’in, tutarlı müslümanlığının ve bilge kişiliğinin kaynağı Kur’an’dır. Başka bir deyişle Mehmet Âkif’in ‘güç kaynağı’ Kur’an-ı Kerim’dir.” (Mustafa Demir).</p>
<p>“Âkif, Kur’an’ın ve Rahman’ın maksadını en iyi anlayanlardan birisi olarak o günün, bugünün, hattâ gelecek tüm insanlığın temel ve kadim hatalarını ve reçetelerini sunmuştur.</p>
<p>Âkif’ten iktibas ettiğiniz “Okur yazar gençlerimiz hâlâ nefsanî hevesler arkasında koşarken, düşünürlerimiz gençliğin bu sapkınlıklarını doğru yolda yürüme olarak göstermeye sıkılmazken; fen âlimlerimiz çalışma odalarını siyaset ocağına çevirirken&#8230;” cümlesini okurken, geçenlerde 1128 akademisyenin terör örgütüne destek veren ihanet belgesine imza atışını hatırladım. Âkif gerçekten hayatı doğru okumuş! Dün de, bugün de, yarın da ‘bilme’ hali kişiye ‘had’leri öğretmiyor, hatırlatmıyor, sınır koymuyorsa kişi hadsizce gizli gündem oluşturabiliyormuş! Ayrıca, Âkif’in şiirleri yanında vaazlarına, makalelerine ve düz yazılarına da yer vermeniz çok yararlı oldu.” (Nihal Kuzucu).</p>
<p>“Merhum Âkif’in bıraktığı eserler derslerde İngiltere ve ABD’de Shakespeare’in okutulduğu gibi hem dil hem kimlik açısından okutulursa eminim yaşadığımız travmalara iyi gelecektir. Fakat, Âkif’in şiirlerinden ve yazılarından -stratejik/felsefî bütüncül çalışmalar yapmadan- yol haritası çıkarılabileceğini düşünmüyorum. Yani; ilham verebilir, ama sosyolojik açıdan çok çalışma yapılması gerekir&#8230;” (Sezer Pal).</p>
<p>“İlmi, sanatı, ahlâkı ve aksiyonu ile zamanının rol modeli olan Âkif’i makalenizin konusu yapmakla günümüzde ona duyulan minnet borcunu ortaya koymak ve ayrıca hâlâ Müslümanların bu rol modele ihtiyacının olduğunu hatırlatmakla ona büyük bir hatırşinaslık göstermişsiniz. Âkif’i anlayalım ki; ihtiyacımız olan Âkifleri yetiştirebilelim.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>“Âkif ne kadar işlense, efkâr-ı umûmiyyeye ne kadar arz edilse o kadar iyidir.” (Murat Sülün).</p>
<p>“En küskün döneminde bile umudunu ve coşkusunu kaybetmeden sürekli üreten büyük şair Âkif, iyi ki İslâm âleminin bu günlerini görmedi&#8230; İnsanı insan yapan, toplumu huzurlu ve güvenli kılan güzel hasletlerin yerini para ve hırs almışsa; geleceğin o güzel hedeflerini gerçekleştirecek insanları kim, nasıl ve hangi periyotta yetiştirecek?” (Muhittin Ünal).</p>
<p>“Merhum Âkif’in dikkatimizi çektiği noktalar hâlâ güncelliğini korumakta. Her kes elindekiyle övünüp insanları ona sarılmaya davet etmeyi bir vazife olarak gördüğü müddetçe bu halimiz devam edecektir. Başkalarını düzeltmeyi bir kenara bırakıp kendimize çekidüzen vermedikçe, birbirimizle uğraşmaktan arta kalan zamanımız olmayacaktır. Dilerim ki, Âkif’i örnek aldıklarını söyleyenler Âkif’i hakkıyla anlar, çarpık yanlarını düzeltir, sözleriyle değil amelleriyle insanlara Âkif’in idealindeki hayatın kodlarını göstermiş olurlar.” (Hasan Polat).</p>
<blockquote><p>Âkif İslam’a inanmış ve inandığını yaşamış bir rol model idi. O, bir aksiyon adamı olarak sanatında ve eserlerinde ümmetin dertlerini terennüm etti.</p></blockquote>
<p>“Bu tür ufuk açıcı ve uyandırıcı çalışmaların kapsamlı olarak ve bütün topluma ulaştırılarak sürmesi gerekiyor. Merhum Âkif, Müslümanların Batı karşısında deprem geçiren bir binanın çöküşü gibi çöktüğünü görünce kalbi ve dili ile avazı çıktığı kadar bağırmış, Müslümanları enkazın altından çıkarmak için gece gündüz uğraşmıştır. Ama binanın çok eskimiş olması ve düşmanın güçlü darbelerine karşı artık dayanamaz duruma düşmesi nedeniyle ne yazık ki bütün feryatlar onu ayağa kaldırmaya yetmemiştir. Çünkü sünnetullahı tersine çevirmek mümkün değildir&#8230;</p>
<p>Merhum Âkif, güçlü bir edebiyatçı olduğu için olağan olayları biraz abartarak yahut olumsuzlukları görmezden gelerek anlatmaya çalışır. Mesela “Müslümanlar bu mertebeye nasıl eriştiler? Hep birlik sayesinde… Doğunun en uzak bir köşesinde bir Müslüman’ın kalbi incinseydi, bütün dünyadaki Müslümanların vücudu sızlardı… Herkes elinden gelen iyiliği esirgemez, mal ile, can ile, kan ile İslâmiyet’in hesabına çalışırdı.” değerlendirmesi gerçekleri tam yansıtmadığı gibi, abartmalarla dolu bir değerlendirmedir. Çünkü Cemel ve Sıffin savaşlarından, Harra’da ve Kerbela’da yaşananlardan başlayarak, Seffah yönetiminde Abbasilerin Emevilere, Timur’un Yıldırım’a ve vatandaşlarına yaptığına, nihayet bugün adı Müslüman toplulukların yine adı Müslüman diğer topluluklara yaptıklarına kadar Müslümanın Müslümana yaptığını belki gâvur bile yapmamıştır…” (İbrahim Sarmış).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âkif Gibi Sürekli Bir Islah Çabası İçinde Olabilmek </strong></p>
<blockquote><p>Âkif’in yüz yıl önce gündeme getirdiği ‘sorunlarımız, Batı’yla ilişkiler, ırkçılık, tefrika, kültür ve ahlâk yozlaşması, hurafeler, özünden kopmuş aydınlar’ gibi konular günümüzde de geçerliliğini korumaktadır.</p></blockquote>
<p>“Âkif İslam’a inanmış ve inandığını yaşamış bir rol model idi. O, sanatını fildişi kulesinde lirik şiirler yazarak icra etmedi; bir aksiyon adamı olarak İslam’ı ve ümmetin dertlerini terennüm etti. Bu milletin Çanakkale’de kazandığı zaferin destanını ve kurtuluş savaşından sonra İstiklâl’in marşını Âkif yazdı. Esas mesleği veterinerlik olan Âkif, Arapça ve Farsça’yı bilen, İslam’a vakıf bir âlimi idi. O, ilkeli bir Müslümandı. En olumsuz anlarda bile ye’se kapılmadı, hayata ümitle bakarak ümmetin içine düştüğü bunalımlardan kurtuluşu için bilimle çare üretmeye çalıştı.</p>
<p>Âkif’in bir mütefekkir olarak ümmetin birliğini sağlamak maksadıyla yüz yıl önce gündeme getirdiği “İslâm dünyasının ve Müslümanların durumu, Batı’yla ilişkiler, ırkçılık, tefrika, kültür ve ahlâk yozlaşması, eğitim, hurafeler, özünden kopmuş aydınlar, dil ve edebiyat tartışmaları” gibi konular günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Şiir ve nesrin yanında bazen bir cami kürsüsünden, bazen bir meydanda halka hitap ederek bu ümmet için ‘değerler dünyası’ kurmaya çalışan Âkif’e milletçe çok yakın olmaya ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Âkif, duygu ve düşüncelerinde kitap ve sünnete dayanırdı. Safahat’a baktığımız zaman şiirlerini bazen bir ayet üzerine, bazen bir hadis üzerine inşa ettiğini görmekteyiz. Milletimizin bu güzel örnekten faydalanmaya ihtiyacı vardır. O, düşüncelerini bir meşrep zemininde değil, ümmet zemininde ortaya koyduğu için kapsam alanı daha geniştir. İşte bu yüzden, Âkif’i yeniden objektiflerimize yaklaştırarak okumaya ihtiyacımız vardır.</p>
<p>Âkif, bir meşrebin adamı olmayıp, yelpazesini geniş açıp ümmete kol kanat gerince, bir Süleyman Efendi gibi, bir Said Nursi gibi arkasından takipçi bir grubu olmayınca yeteri kadar anlaşılamadı. Şu gerçeğin altı çizilmelidir ki; bu milletin Âkif’i anlamaya çok büyük ihtiyacı vardır.” (Ethem Paksoy).</p>
<p>“Rahmetli Âkif çok güzel çözüm reçeteleri sunmuş: Önce azim sonra tevekkül. Hz. Hüseyin biraz sonra şehit edileceğini ve bir çok sahabinin de aynı kaderi paylaşacağını bildiği halde ‘çalı çırpı toplayıp çadırları ateşe verin’ diyordu. Müslümana yakışan tavır budur. Eldeki imkân dahilinde çözüm üretiyordu, ama asla isyan ve tükenmişlik yoktu! Bizler de bu olaylardan hikmet devşirmesini bilmeli, dimdik ve azimle kutlu yolculuğumuza devam etmeliyiz.” (Ayşe Karan).</p>
<p>“Keşke bu yakın geçmişimizin en önemli şairini gençlerimiz, hattâ büyüklerimiz sözlük kullanmak zorunda olmadan anlayabilselerdi.” (Ayla Kerimoğlu).</p>
<p>“Bu yazılar merhum Âkif’in Kur’an’ın mesajlarını ne kadar özümsediğini, onun penceresinden hayata ne kadar isabetli baktığını, vahyin öğretileri ışığında yol alacağı yerde atalar kültürünü yahut sapmaların yolunu izleyerek Batı karşısında perişan duruma düşmüş İslam âleminin hastalıklarını ne kadar isabetli teşhis ettiğini ve tedavi yolunu gösterdiğini güzelce ortaya koymaktadır. Yazılarınız inşallah geniş kitlelere ulaşır ve ümmetin uyanmasına vesile olur. Böylece merhum Âkif’in amacı kısmen de olsa gerçekleşmiş olacağı gibi, bizler/sizler de görevimizi yapmış oluruz. Ümmetin perişanlığını ve vahyin ayaklar altına alınmasını ancak bu şekilde duyurabilir ve ümmetin elinden tutmuş olabiliriz. Bu sorumluluk gerçeği bilen ve gören bütün müminlerin üzerindedir. Görevimizi yaptığımız zaman ancak insanlara karşı ve Allah’a karşı sorumluluktan kurtulabiliriz.” (İbrahim Sarmış).</p>
<p><em> </em>“Yürekten coşup gelen ifadelerle eskimeyen eskimiz Âkif’imizi dimağlarımıza misafir ettiğiniz için zatınıza müteşekkirim. Bu çileli insan, toplumu okumuş ve okutmuştur. Merhum Âkif’in hocalığı sadece devrinin insanlarına yönelik değildi. Onun bugünün ve yarının insanına da rehberlik ettiğini görmekteyiz. O, “Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslam’ı” derken, her bir İslam ferdinin yaşayan bir Kur’an olmasını arzulamaktadır. Bu da ancak İslam’a teslim olmakla mümkün olacaktır, İslam’ı teslim almakla değil! Âkif’in teşhisleri ve tedavi önerileri, bekasına yardımcı olmaya çalıştığı İslam ümmetini kıyamete kadar inşa etmeye devam edecektir. Fî emânillah&#8230;” (Naci Şengün).</p>
<p>Kendi ifadesiyle ‘mâhiyet-i rûhiye’mize sahip çıkarak, kör taassuptan ve taklitten kurtulmayı, yeniliklere açık olmayı ve millet adına fedakârlığa her daim hazır bulunmayı salık veren, ana kaynak olarak tasavvurunun odağına yerleştirdiği Kur’an’ı hayatın içinden yorumlamayı şiar edinen merhum Âkif’e milletçe, ümmetçe medyûn-ı şükranız, rûhu şâd, makâmı cennet olsun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tavsiye Edilen Kaynaklar:</strong><strong style="line-height: 1.5;"> </strong></p>
<ol>
<li><strong> Uluslararası Mehmet Âkif Ersoy Sempozyumu</strong>, 19-21 Kasım 2008, Burdur: Mehmet Âkif Ersoy Üniversitesi Yayını, 2 c., 1184 s.</li>
<li><strong>Uluslararası Mehmet Âkif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu</strong>, 12-14 Ekim 2011, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi Yayın No: 3, 597 s.</li>
<li>Celal Kırca; &#8220;<strong>Mehmet Âkif’in Şiirlerine Konu Ettiği Ayetler ve Tahlili</strong>&#8220;, Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı: 4, s.257-271, Kayseri 1990.</li>
<li>Mustafa Demir; “<strong>Mehmet Âkif’in Güç Kaynağı</strong>”. Yeni Devir gazetesi, 28-30 Aralık 1982.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-bilgeliginden-hakkiyla-istifade-edebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÂKİF’İN GÜÇ KAYNAĞINDAN BESLENEBİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-guc-kaynagindan-beslenebilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-guc-kaynagindan-beslenebilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Feb 2016 10:10:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[15:56]]></category>
		<category><![CDATA[2:1-2]]></category>
		<category><![CDATA[2:1-5]]></category>
		<category><![CDATA[61:2-4]]></category>
		<category><![CDATA[8:46]]></category>
		<category><![CDATA[Âkif'in güç kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[cihet]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet-i Âl-i Osman]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkın Sesleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Marşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kitâb-ı A'zem]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an ışığında]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Şairi]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Rab]]></category>
		<category><![CDATA[râsihûn]]></category>
		<category><![CDATA[Rasul]]></category>
		<category><![CDATA[Safahat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=264</guid>

					<description><![CDATA[“Elif. Lâm. Mîm. Şu Kitab’ı görüyor musun? İşte bir kere onun hak olduğunda şüphe yok. Sonra, Allah’ın o saygılı kullarına yol gösterir&#8230;” (Bakara, 2/1-2). &#160; Hayatı vahiyle inşa etmenin yakın dönemde canlı bir örneğini sunmuş olan Âkif’i sadece “İstiklal Marşı Şairi” olarak anmak onu yeterince anlamamak anlamına gelir. Esasen Âkif coşkulu bir “Kur’an Şairi” olup, [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Elif. Lâm. Mîm. Şu Kitab’ı görüyor musun? İşte bir kere onun hak olduğunda şüphe yok. Sonra, Allah’ın o saygılı kullarına yol gösterir&#8230;”<br />
(Bakara, 2/1-2).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatı vahiyle inşa etmenin yakın dönemde canlı bir örneğini sunmuş olan Âkif’i sadece “İstiklal Marşı Şairi” olarak anmak onu yeterince anlamamak anlamına gelir. Esasen Âkif coşkulu bir “Kur’an Şairi” olup, yüksek sanatını zamanlar ve mekânlar üstü değerlerin en çetin şartlarda bile taviz vermeden hayata tatbik edilmesi gerektiğini haykırmış, bu inanç ve düşüncelerini fildişi kulesinden ürettiği kuru söylemlerle değil, derin sancılar çeken geniş bir coğrafyada hayatın içinden, bizzat ve bedel ödeyerek ortaya koymuştur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âkif’in bir çöküş hengâmesinde ortaya koyduğu çelikten iradesinin ve muhteşem duruşunun kaynağına, Mustafa Demir’in 1982 yılında Yeni Devir gazetesinde çıkan üç yazısından özetleyerek iktibas ettiğimiz bu yazımızla dikkat çekmek istiyoruz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Ölüm Kalım Döneminde Aktif Görev Üstlenmek </strong></p>
<blockquote><p>Âkif’in güç kaynağına herkes onun gibi inansa ve mesajını kavrasa her zaman ve mekânda adalet, özgürlük, güven ve huzur olurdu.</p></blockquote>
<p>Mehmet Âkif 1873-1936 yılları arasında yaşamıştır. Bu tarihler asırlarca büyük bir imparatorluk halinde yaşamış bir devlet ve milletin en acıklı günleridir. Devlet-i Âl-i Osman çökmüştür, savaşlar kaybedilmiştir, millet zayıf düşmüş ve toprakları işgal edilmiştir. Millet ölüm-kalım, var olma ya da yok olma noktasındadır. İşte bu noktada bu millet için her alanda kahramanlara şiddetle ihtiyaç vardır. Mehmet Âkif söz konusu şartlarda ortaya çıkmış her yönü ile mükemmel bir kahramandır. O, bağımsızlık savaşımızın kazanılmasında emeği geçen en önemli şahsiyetlerin başta gelenlerinden birisidir. Zira Âkif çok geniş bir alanda ve en zor şartlar altında dini ve ülkesi için önemli ve tehlikeli görevler icra etmiştir.</p>
<p>Milletinin bağımsızlığı için çok yönlü ve yoğun çabalar sarf etmiş olan Mehmet Âkif, muhteşem İstiklâl Marşı ile millete sunduğu kıymetli hizmetlerini taçlandırmıştır. Bu vesileyle diyorum ki; Ey koca Âkif, kadrini bilenler seni unutmadı, onlar sana hep minnettar ve duacıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Mehmet Âkif’in Güç Kaynağından Güç Alabilmek</strong></p>
<blockquote><p>Eğer Âkif’in güç kaynağı üzerinde yeterince durulsaydı, hem Âkif doğru ve gereği gibi anlaşılır hem de birçok yeni Âkifler yetişirdi.</p></blockquote>
<p>Mehmet Âkif için çok konuşuldu, çok yazıldı. Birçok kitaplar Âkif’in şiirlerinden mısralarla süslendi, birçok toplantılar Âkif’in şiirleri ile açıldı ve kapandı. Mitinglerde, yürüyüşlerde insanların heyecanlarına Âkif’in şiirleri ile yeni heyecanlar katıldı. Onun için özel konferanslar ve geceler de düzenlendi. Bütün bu etkinliklerden söylem, eylem ve kültür alanlarında olumlu meyveler de devşirildi kuşkusuz. Ne var ki, Âkif’i besleyen, onu harekete geçiren, eylemlerinde süreklilik sağlayan kaynak yeterince gündeme getirilmedi. Oysa Âkif’i, idealleri ve aksiyonu ile benimseyenlerin onun kaynağına dikkat edip, o kaynağa varmaları gerekirdi. Ne var ki, çoğunlukla Âkif’in söyledikleri sloganlaştırılmakla yetinildi. Böyle olunca Âkif de hakkıyla anlaşılamadı, güç kaynağı da görülemedi. Eğer Âkif’in güç kaynağı üzerinde yeterince durulsaydı, hem Âkif doğru ve gereği gibi anlaşılırdı, hem de yeni birçok Âkifler yetişirdi. Bu bağlamda Âkif’in güç kaynağını gündeme getirmeye ve Âkif üzerinde toplanan haklı dikkat ve duyarlılıkların bir noktada kalmayıp, esas kaynağa yönelmeleri için bir katkı yapmak istiyorum.</p>
<p>Mehmet Âkif deyince hemen akla onun Safahat adlı eseri gelir. Âkif’in Safahat’ı kendi dönemi için ve geleceğe yönelik olarak İslam’ı anlatır safha safha. Her türlü bireysel ve toplumsal sorunlar için İslami çözümler, uygulamalar, formüller önerir ve tarihten örnekler gösterir. O sadece bir teoriysen ve kuru bir ideolog değil, yaşantısıyla uyarıya aracı olan, örnek bir eylem adamıydı. Âkif, gezici bir mesaj taşıyıcısıydı. Yolda, sokakta, camide, cephede, okulda ve nerede insan varsa Âkif orada idi. Çünkü o, yılmaz yorulmaz, ümidini yitirmez bir cihat eriydi. Âkif’in bir güç kaynağı vardı ki, herkes ona Âkif gibi inansa, onu Âkif gibi öğrense ve onun gibi kavrasa; her zaman ve mekânda adalet, eşitlik, özgürlük, güven ve huzur olurdu. Âkif, gücünü Kur’an’dan alan ve Allah Rasulü’nün Kur’an ahlakının yansıması olan yaşayışını kendisine örnek edinen gerçek anlamda bir Müslüman idi. Bu bağlamda Âkif’in güç kaynağını kendi yazılarından yola çıkarak ortaya koymamız yerinde ve anlamlı olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Safahat’ın Ana Kaynağını Görebilmek</strong></p>
<ul>
<li>Safahat’a genel olarak bakıldığında bütün konuların Kur’an’ın ışığında ele alındığı görülmektedir.</li>
<li>Safahat’ta İslam medeniyeti, mimari alandaki şaheserlerine varana kadar tanıtılmıştır.</li>
<li>Âkif şiir sanatını İslam’ın ve milletin kurtuluşu için büyük bir başarıyla kullanmıştır.</li>
<li>Âkif’in İslami ve insani bir konuya değinmeyen hiçbir şiiri yoktur.</li>
<li>Âkif kuvvetli Arapça bilgisiyle, dinini doğrudan Kur’an’dan öğrenebilme bahtiyarlığına erişmiş bir Müslüman’dır.</li>
<li>Yüksek derecede Kur’an bilgisine sahip olan Âkif, şiirlerinde konularını çoğu kez âyetler ışığında işler.</li>
<li>Âkif çağdaş sorunlara âyetler ışığında yaklaşmış ve böylece Kur’an’ın evrenselliğini açıkça göstermiştir.</li>
<li>Hiç şüphesiz Mehmet Âkif’in güç kaynağı Kur’an’dır.</li>
<li>Âkif, büyük bir imanla Rabbine iltica etmiş, zaman zaman naz edip şikâyette bulunmuş ise de, umudunu her daim en yüksek düzeyde korumuştur.</li>
<li>Âkif sadece din düşmanlarını değil, dindaşlarının hatalarını da şiddetle eleştirmiştir.</li>
<li>Kur’an-ı Kerim ve Rasul’ün (s) örnekliği, bunlara derin bir bağlılıkla tâbi olan Âkif’e yol göstermiştir.</li>
<li>Âkif, “Doğrudan doğruya Kuran’dan alıp ilhâmı/ Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı” beytinde söylediğini önce kendisi yapmış; doğrudan doğruya Kur’an’dan aldığı ilhamı asrın idrakine söyletebilmiştir.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Safahat’taki Manzum Tefsir Örneklerini Fark Edebilmek</strong></p>
<p>İmandır o cevher ki, İlâhî, ne büyüktür…</p>
<p>İmansız olan paslı yürek sînede yüktür! (Birinci Kitap, s.21).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü biz bilmiyoruz dîni. Evet, bilseydik,</p>
<p>Çâre yok, gösteremezdik bu kadar sersemlik.</p>
<p>“Böyle gördük dedemizden” diye izmihlâli</p>
<p>Boylayan bir sürü milletlerin hâli,</p>
<p>İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!</p>
<p>Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde?</p>
<p>Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan Kur’ân’ın,</p>
<p>Çünkü kaydında değil, hiç birimiz mânânın:</p>
<p>Ya açar Nazm-ı Celîl’in, bakarız yaprağına;</p>
<p>Yâhud üfler geçeriz bir ölünün toprağına!</p>
<p>İnmemiştir hele Kur’ân, bunu hakkıyla bilin,</p>
<p>Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için! (İkinci Kitap, s.170).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Baksana kim boynu bükük ağlayan?</p>
<p>Hakk-ı hayâtın senin, ey Müslüman!</p>
<p>Kurtar o bîçâreyi Allah için,</p>
<p>Artık ölüm uykularından uyan!</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunca zamandır uyudun, kanmadın;</p>
<p>Çekmediğin kalmadı, uslanmadın.</p>
<p>Çiğnediler yurdunu baştanbaşa,</p>
<p>Sen yine bir kere kımıldanmadın.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ninni değil dinlediğin velvele…</p>
<p>Kükreyerek akmada müstakbele,</p>
<p>Bir ebedî sel ki, zamandır adı;</p>
<p>Haydi, katıl sen de o coşkun sele. (Beşinci Kitap, s.303).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şehamet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır;</p>
<p>Hakîkî Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.</p>
<p>Cebânet, meskenet, dünyâda sığmaz rûh-ı İslâm’a…</p>
<p>Kitabullâh’ı işhâd eyledim -gördün ya- dâvâma.</p>
<p>Görürsün, hissedersin varsa vicdanınla îmânın:</p>
<p>Ne müthiş bir hamâset çarpıyor göğsünde Kur’ân’ın! (Beşinci Kitap, s.323).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol…</p>
<p>Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. (Yedinci Kitap, s.466).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ey zirve-i dest-i ihtirâmım!</p>
<p>Âlemde muhassalü’l-merâmım,</p>
<p>Pîrâye-i hâfızam sen oldun,</p>
<p>Sermâye-i hâfızam sen oldun.</p>
<p>Sensin hele Kitâb-ı A’zem</p>
<p>Hâşâ buna hiç tereddüt etmem,</p>
<p>Dünyâda refîk u hemzebânım,</p>
<p>Ukbâda mu’în ü müste’ânımsın. (Safahat Dışında Kalmış Şiirler, s.529-531).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âkif, Safahat’ta üçüncü kitap olan ‘Hakkın Sesleri’nden sonra, genellikle her şiirden önce bir âyet metni ve meâli ile bazen de bir hadis metni ve tercümesini vermiştir. Onun bu tutumu son derece önemli bir mesaj içermektedir. Safahat ile ilgili bu kısacık değini ve alıntıdan sonra, Âkif’in fazlaca bilinmeyen ya da özellikle göz ardı edilen bir kitabından söz etmek istiyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Âkif’in Çok Bilinmeyen Eseri: “Kur’ân-ı Kerîm’den Âyetler”</strong></p>
<p>‘Kur’ân-ı Kerîm’den Âyetler’ kitabı üç bölümden meydana gelmiştir ve her bölümde çok önemli konular işlenmiştir. Birinci bölüm bazı âyetlerin tefsirinden oluşmuştur. İkinci bölümde kimi âyetlerin tefsiri yer alırken, aynı zamanda Âkif’in savaş yıllarında yaptığı konuşmalara da yer verilmiştir. Üçüncü bölüm ise bir ders kitabı şeklinde hazırlanmış olup gerçekten çok önemli ve gerekli bilgileri içermektedir. Bu bölüme dercedilen hasbihaller, fıkralar, hâtıralar ve edebî konuların hepsi önemli birer bilgi kaynağıdır. Burada Âkif’in bu kitabına aldığı âyetlere verdiği meallerden üç tanesini örnek olarak vermekle yetinelim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hem Allah’a hem O’nun Peygamberine mutî olunuz, birbirlerinizle uğraşmayınız, yoksa korkaklaşır, kuvvetten düşersiniz; bir de sabrediniz, zira şüphe yoktur ki Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 8/46).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ey iman edenler, yapmayacağınız bir şeyi niçin söylüyorsunuz? Sizin böyle yapmayacağınız işi söylemeniz indallah ne kadar çirkin oluyor: Allah o kimseleri sever ki; parçaları birbirine kaynaşmış yekpare binayı andırır saflar halinde, Allah yolunda savaşırlar.” (Saff, 61/2-4).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İbrahim dedi ki: “Dalâle düşmüş olanlardan başka kim Rabbinin rahmetinden ümidini kesebilir?!”  (Hicr, 15/56).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sonuç</strong> olarak şunu söylemek isterim ki, Mehmet Âkif’in “ilimde derinleşenler”den olduğuna inanıyorum. Çünkü o, kesinlikle bir din adamı, ilahiyatçı, teolog ve din görevlisi değildi. O bir veteriner idi. Yani, geçimliği için bir mesleği vardı. Bu çok önemli ve değerli bir hususiyettir. Bu yüzden Âkif için “râsihûndandı” diyorum. Mehmet Âkif Kur’an’ı, bir meslek edinme/karın doyurma kitabı olarak görmediği için, kendisine güç ve  cesaret verdi, yüksek bir bilinç kazandırdı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mehmet Âkif mesleki bilgisi yanında iyi bir Kur’an bilgisine ve Rasulullah’ın örnekliğine ve hikmetine sahip olmak için sürekli bir çaba içerisinde oldu. İşte bu şahsiyet yapısı nedeniyle Âkif’in güç ve hareket kaynağının Kur’an-ı Kerim olduğunu söylüyoruz. Yazımızı merhum Âkif’in Bakara Sûresi’nin ilk beş âyetine verdiği meâl-i şerif ile bitirelim:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Elif. Lâm. Mîm. Şu Kitab’ı görüyor musun? İşte bir kere onun hak olduğunda şüphe yok. Sonra, Allah’ın o saygılı kullarına yol gösterir ki; gayba iman getirirler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaç olanlara pay çıkarırlar. O kimselere de yol gösterir ki, hem sana indirilenlere hem senden evvel indirilmişlere inanırlar ve âhiret olacağını yakîn ile onlar bilirler. İşte mabudlarının gösterdiği yolu tutmuşlar bunlardır. İşte felâh bulmuş kimseler yok mu? Onlar da bunlardır.” (Bakara, 2/1-5).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><strong style="line-height: 1.5;"> </strong></p>
<ol>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; <strong>Kur’an’dan Ayetler</strong>. Toplayan: Ömer Rıza Doğrul. Yüksel Yayınevi, İstanbul 1944, Universum Matbaası, 373 s., 23 cm.<br />
(<strong>Kur’ân-ı Kerîm’den Âyetler</strong>. Derleyen: Ö. R. Doğrul. Nakışlar Yayınevi, Yayın no: 14, İstanbul 1976, Üçler Matbaası, 333 s, 23 cm.).</li>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; <strong>Kur’an-ı Kerim’den Ayetler (Meâl-Tefsir)</strong>. Derleyen: Suat Zühtü Özalp. 1. Baskı. Ankara 1969, Sevinç Matbaası, 237 s., 19 cm.</li>
<li>Mehmet Âkif Ersoy; <strong>Safahat</strong>. Tertip: Ömer Rıza Doğrul. 11. baskı. İlavelerle baskıya hazırlayan ve tashih eden: M. Ertuğrul Düzdağ, İnkılâp ve Aka Basımevi, İstanbul 1977.</li>
<li>Mustafa Demir; “<strong>Mehmet Âkif’in Güç Kaynağı</strong>”. Yeni Devir gazetesi, 28-30 Aralık 1982.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akifin-guc-kaynagindan-beslenebilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>ÂKİF GİBİ SÜREKLİ BİR ISLAH ÇABASI İÇİNDE OLABİLMEK</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-surekli-bir-islah-cabasi-icinde-olabilmek/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-surekli-bir-islah-cabasi-icinde-olabilmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Jan 2016 11:38:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çağının Şahidi Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[23:55]]></category>
		<category><![CDATA[Acemce]]></category>
		<category><![CDATA[Afgan]]></category>
		<category><![CDATA[Akdeniz]]></category>
		<category><![CDATA[akif]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[arap]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça]]></category>
		<category><![CDATA[Arnavut]]></category>
		<category><![CDATA[Asım Öz]]></category>
		<category><![CDATA[Çerkes]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Hint]]></category>
		<category><![CDATA[Hint Okyanusu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[kavmiyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıldeniz]]></category>
		<category><![CDATA[kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Laz]]></category>
		<category><![CDATA[Mağrib-i Aksa]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Pirene dağları]]></category>
		<category><![CDATA[Rusça]]></category>
		<category><![CDATA[Sebilürreşad]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat-ı Müstakim]]></category>
		<category><![CDATA[sömürülmeye elverişlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Tatarca]]></category>
		<category><![CDATA[tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[topluluk ruhu]]></category>
		<category><![CDATA[türk]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu]]></category>
		<category><![CDATA[ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=254</guid>

					<description><![CDATA[“Allah, içinizden iman edenlere ve ıslah edici iyilikler işleyenlere, onlardan öncekileri hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dini yine onlar için sağlamlaştıracağına, endişelerinin (baskın olduğu) bir dönemin ardından onları güvenli bir konuma kavuşturacağına söz vermiştir&#8230;” (Nûr, 24:55). &#160; “Âkif Gibi Çağının Şahidi Olabilmek” başlıklı yazımın devamı niteliğinde, Ekim [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<blockquote><p>“Allah, içinizden iman edenlere ve ıslah edici iyilikler işleyenlere, onlardan öncekileri hâkim kıldığı gibi kendilerini de hâkim kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dini yine onlar için sağlamlaştıracağına, endişelerinin (baskın olduğu) bir dönemin ardından onları güvenli bir konuma kavuşturacağına söz vermiştir&#8230;” (Nûr, 24:55).</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Âkif Gibi Çağının Şahidi Olabilmek” başlıklı yazımın devamı niteliğinde, Ekim 2011’de İstanbul’da gerçekleştirilen “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu”nda Asım Öz tarafından sunulan tebliğden özetle iktibas ettiğim bölümlere uygun ara başlıklar eklemek suretiyle merhum Âkif’in sorunlarımıza ilişkin tahlillerini ve çözüm önerilerini dikkatlerinize sunuyorum:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Felaketlere Üzülmenin Ötesinde Çareler Üretebilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Müslümanlar önce gitmek, aramak, araştırmakla, sonra da ümitsizliğe düşmemekle görevliyiz. Ümitsizlik haramdır, ümitsizlik küfürdür. Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230;” (Âkif).</p></blockquote>
<p>“Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerinde yayımlanmış olan düz yazıları Âkif’in düşünce dünyasının anlaşılması bakımından oldukça önemlidir. Bu yazılarda ele alınan İslâm dünyasının ve Müslümanların durumu, Batı’yla ilişkiler, ırkçılık, tefrika, kültür ve ahlak yozlaşması, eğitim, hurafeler, özünden kopmuş aydınlar, dil ve edebiyat tartışmaları gibi konuların bugün de önemini korumakta oluşu, Âkif’in yazılarının ne kadar öncü ve ne kadar önemli olduğunu bir kere daha ortaya koymaktadır. Bu çalışmada; haksızlığa, zulme, cehalete, ahlak çöküntüsüne, yenilgilere bir başkaldırı, bir isyan olan düzyazıları üzerinden Âkif’in içinde yaşadığı çağa bakışı ele alınacaktır.</p>
<p><strong> </strong>Sermuharriri olduğu Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergilerindeki yazıları Mehmet Âkif’in geleneği ve geleceği iyi duyumsamış olduğunu gösterir. Görünümlere karşı hassas bir kişi olmayı ömrünün sonuna değin sürdüren Âkif’in aynı zamanda müthiş bir göz acısı çektiğini ve bunu bilinciyle eleştiriye dönüştürdüğünü belirtmek gerekir. “Gayet Mühim Bir Eser” başlıklı yazısında büyük bir göz acısı çekmek pahasına bu hastalığın bütün belirtileriyle, devreleriyle meydana çıkarılmasının çareler üretmek için gerekli olduğunu düşünen Âkif, İslâm âleminin kurtuluşu için mutlaka etrafa bakmak ve felaketlere üzülmenin ötesinde bir şeyler yapmanın gerekli olduğu kanaatindedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir Değerler Dünyası Kurabilmek</strong></p>
<blockquote><p>“Bu kadar İslâm hükümeti hep ayrılıkçılık yüzünden mahvoldu; hem bir çoğu gözümüzün önünde kaynayıp gitti de biz hâlâ ders almıyoruz; hâlâ milleti sayısız parçalara ayıracak bir siyaset güdüyoruz!” (Âkif).</p></blockquote>
<p>Parçalanmanın derinleştiği yıllarda bir değerler dünyası kurmak olarak açıklanabilir Âkif’in amacı. Bu yüzden onun yazıları güncelin ardındaki birikimi ortaya koymak ve ona bir müdahalede bulunmayı içerir. Çünkü o inisiyatifi ele alarak gündemi belirlemeyi amaçlayarak daha fazlasını yapmak istemektedir. Mesela, ibadetlerin Müslümanları bir araya getirerek var olan sorunların çözümü, kardeşliğin pekiştirilmesi gibi bir gayesinin olduğunu hac ibadeti üzerinden ifade eder:</p>
<p>“&#8230; Müslümanlar arasında bir tanışma, bir birlik oluşturmaya çalışsan olmaz mı? Arapça, Acemce, Rusça, Tatarca konferanslar vermek, hutbeler okumak; Mağrib-i Aksâ’dan gelen Arap’ı Hint’ten, Çin’den, Sibirya’dan, Afgan’dan, buradan giden hacılar ile tanıştırmak; herkesin yakalandığı sosyal hastalıkları ortaya koyarak buna el birliğiyle çare aramak ihmal olunacak bir iş midir?”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tarihin Yasalarını Gözetebilmek</strong></p>
<p>Genelde Müslüman toplumların özelde ise Osmanlı toplumunun hâlâ uyumasını, hâlâ ibret gözünü açmaya yanaşmayışını ağlanacak bir felaket olarak gören Âkif, yaşanan sefaleti ve mahkumiyeti ironik bir biçimde şöyle tasvir eder:</p>
<p>“Atalarımız bol bol tarih okurlarmış. Hamd olsun, bizim ona ihtiyacımız kalmadı! Çünkü yaşamak isteyen, ancak insanca yaşamak isteyen bir milletin nasıl olması gerekeceğini etrafımıza bakınca görüyor; sonra Allahu Zülcelâl’in bu yaratılış âleminde geçerli olan ezelî kanunlarını çiğnemek gibi, çılgınlara bile yakışmaz bir cürette bulunan sefalet, mahkûmiyet adayı toplulukların nasıl perişan olduklarını kendi varlığımızda duyuyoruz. Öyle zannederim ki: hiçbir tarih bu kadar açık görgü, bu kadar acıklı duygu elde edemez!”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sürekli Bir Çaba ve Arayış İçinde Olmak </strong></p>
<p>Âkif, yaşananlar karşısındaki körlüğe ve duygusuzluğa dikkat kesilir. Yaşanan felaketlerden etkilenmemek felaketini bütün boyutlarıyla ortaya koyar ve her daim ümitli olmayı, bir çıkış yolu aramayı dile getirir:</p>
<p>“Evet, okur yazar gençlerimiz hâlâ nefsanî hevesler arkasında koşarken, düşünürlerimiz gençliğin bu sapkınlıklarını doğru yolda yürüme olarak göstermeye sıkılmazken; fen âlimlerimiz çalışma odalarını siyaset ocağına çevirirken; yazarlarımız, şairlerimiz kendilerini Nedîm devrinde sanırken; hatiplerimizin, vaizlerimizin ağzından çıkan sözler hiçbir kulağın sınırlarını aşamamak, hiçbir kalbe girememek özelliğini can gibi saklar dururken; kalemlerimiz masum beyinlere rezillik mayası atılan, yüksek duygulara karşı sonsuz bağışıklık özelliği kazandıran birer lanetli şırınga kesilmekte devam ederken&#8230; Yine ümitsizliğe kapılmamak, yine hayırlı bir gelecek beklemek en iyimser, en metin adamların bile kârı olmasa gerekir. (&#8230;) Görüyorsunuz ya biz Müslümanlar önce gitmek, aramak, araştırmakla sonra da ümitsizliğe düşmemekle görevliyiz. Ümitsizlik haramdır, ümitsizlik küfürdür. Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230; Çalışalım&#8230;” (Ersoy, 2010:97-100).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Felaketler Karşısında Umudumuzu Muhafaza Edebilmek</strong></p>
<p>Müslüman dünyayı çepeçevre saran tehlikelerin farkında olan Âkif’in, Müslümanların modern dönemde ‘sömürgeleştirilebilir halde olmasalardı sömürgeleştirilemeyeceklerdi’ iddiası özellikle tefsir konulu düzyazılarında yoğun olarak işlemesi dikkat çekmektedir. Zor zamanlarda millet-i İslam’ın başına gelen bütün korkunç şeyleri, başarısızlıkları, talihsizlikleri son kertede Müslümanlardaki çürümeye, atalete, dağınıklığa, miskinliğe bağlayan bir algıya sahip olan Âkif’in yozlaşma durumuna çözümü, radikal bir entelektüel devrimdir.</p>
<p>Peki, bozulma karşısında ne önermektedir Âkif? Bir kenara çekilmeyi yahut felaketler karşısında umutsuzluğu büyütmeyi mi yoksa umudu her daim diri tutacak bilinç ışıklarını yakmayı mı? Kuşkusuz o en zor zamanlarında bile umut retoriğini hiç terk etmemiştir. Belki ona özgül rengini veren, içinde bulunulan durum ne olursa olsun oldukça etkili bir sesle hak bildiğini yükseltmesine sebep olan etkili bir retorik olarak <strong>umut</strong>tur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sarsılmaz Bir Azim ve Yıkılmaz Bir Tevekkülle Yeniden Ayağa Kalkmak</strong></p>
<p>Âkif, hayat veren Kur’an ve Sünnet’in Müslüman dünyayı yeniden canlandırabileceğine inanır ve bunu coşkulu bir biçimde savunur. Yazılarda yer alan kavramların temel kaynakla irtibatı, onun Kur’an’ı art arda okuduğunu, onunla yaşadığını, yıllar içinde tekrar tekrar okuduğunu anlaşılır kılar. Âkif’in yazılarında sa’y, cehd, azim, düşmana karşı güç toplamak, Allah’ın hükümlerini yeryüzünde hâkim kılma çabası için sefere hazırlıklı olmak gibi Kur’an’ın bir dizi açık emrini yaşadığı çağa taşıma gayreti baskın bir dil olarak ortaya konur:</p>
<p>“Azim&#8230; Tevekkül&#8230; İşte Müslümanlığın iki büyük esası&#8230; Bunlar olmadıkça İslâm için istikrar imkânı yoktur. Şurası da unutulmamalıdır ki: Ne yalnız başına azim; ne de azim olmaksızın tevekkül hiç bir zaman yeterli değildir. Müslümanların vaktiyle gösterdikleri harikalar hep bu iki esasa sarılmaları sayesindeydi. Evet, seksen seneyi geçmeyen; milletlerin hayatına göre pek kısa sayılması gereken bir zaman zarfında, memleketin bir ucu Pirene dağlarına, diğer ucu Çin surlarına dayanmıştı ki bu müthiş başarının sırrı, Müslümanların sarsılmaz bir azim, yıkılmaz bir tevekkülle donatılmış kahraman yürekli bireylerden teşekkül etmiş olmasından başka bir şey değildi.” (Ersoy, 2010:297).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Topluluk Ruhunu Canlandırarak Birliği Sağlayabilmek</strong></p>
<p>Osmanlının son yıllarında Müslüman toplumun yokluğunu en şiddetli biçimde hissettiği kayıplardan biri, <strong>topluluk ruhu</strong> yahut <strong>birliktelik</strong>tir. İnsanlar artık birbirleriyle temel olarak sınırlı ve ulusal amaçlara ulaşmak için ilişki kurmaktadırlar. Topluluk ruhunu neyin kemirip yok ettiği üzerinde dikkatle duran Âkif, topluluk ruhunu dini temellere oturtarak yeniden canlandırmayı düşünür:</p>
<p>“Geniş sınır içindeki kıtalar, memleketler bütün Müslümanlarla dolmuştu. Müslümanların buralarda yıkılmaz bir saltanatları, bir şevketleri vardı. Hükümetin başına büyük büyük￼devlet reisleri geçerek hemen bütün yeryüzünü istedikleri gibi idare ederlerdi. Askerleri hiç bir zaman bozgunluk yüzü görmez, sancakları hiçbir yerde toprağa verilmez, sözleri hiç kimse tarafından geri çevrilmezdi. Sağlam kaleleri bir sıraya dizilmiş dağlar gibi omuz omuza vermiş giderdi. Ovalar, tepeler Müslümanların elleri ile yetiştirilen her türlü ekinlerle, ağaçlarla, ormanlarla, meralarla örtülü bulunurdu. En sağlam kaideler üzerine kurulmuş son derece mamur, muntazam şehirleri, ahalisinin sanatlarıyla, hünerleriyle, yetiştirdiği ilim adamlarıyla, düşünürleriyle bütün dünyaya karşı iftihar ederdi.</p>
<p>Müslümanların Akdeniz’de, Kızıldeniz’de, Hint Okyanusu’nda öyle bir güçlü atılışı vardı ki, karşısına kimse çıkamazdı. Başka dinde olanlar Müslümanlara boyunlarını eğer; Müslümanların faziletleri, adaletleri karşısında el bağlar, saygı gösterirlerdi.</p>
<p>Müslümanlar bu mertebeye nasıl eriştiler? Hep birlik sayesinde. (&#8230;) Doğunun en uzak bir köşesinde bir Müslüman’ın kalbi incinseydi, bütün dünyadaki Müslümanların vücudu sızlardı. Dünyanın bir tarafında bir Müslüman hakaret görseydi, bütün İslâm dünyası kükremiş bir aslan gibi ortaya çıkar, kardeşlerini savunurdu. Müslümanlar sayısız kavimlerden meydana geldikleri halde ezelden bir ümmet, bir aile, bir vücutmuş gibi aralarında hiç bir ayrılık gayrılık görmezlerdi.</p>
<p>Buradaki Müslüman’ın duygusu ne ise dünyanın öbür ucundaki Müslüman’ın duygusu da o idi. Milyonlarca Müslüman hep bir türlü düşünür, hep bir noktaya bağlı bulunurdu. Yüreklerdeki fenalıklar, hasetler, açgözlülükler, garazlar yok olmuştu; herkes İslam’ın ilerlemesini, İslâm milletinin yükselmesini düşünürdü. Herkes elinden gelen iyiliği esirgemez, mal ile, can ile, kan ile İslâmiyet’in hesabına çalışırdı.” (Ersoy, 2010:524-26).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Felaketlerin Müsebbibi Kavmiyetçilikten Kurtulabilmek</strong></p>
<p>Âkif’in tefsirlerinde ortaya koyduğu bakış açısı günün sorunlarıyla yakından ilgilidir. Mesela milliyetçilik meselesini ele alıp incelerken bu meseleyi önce Kur’an açısından, sonra da Hz. Peygamber devrinde yaşanan olaylar üzerinden değerlendirir. Müslüman dünyada milliyetçiliklerin yükseldiği bir devirde Müslümanların akıllarını başlarına almaları gerekliliğine özellikle vurgu yapar:</p>
<p>“Müslümanlık ırk, renk, lisan, çevre, iklim itibariyle birbirine büsbütün yabancı unsurları aynı milliyet altında toplayan yegâne bağ iken; hele biz Osmanlılar için dünyada bu bağa dört elle sarılmaktan başka selâmet yolu yokken; şu son senelerde meydana çıkardığımız kavimcilik, ırkçılık gürültülerine şaşmamak elden gelmez! Bu kadar İslâm hükümeti hep ayrılıkçılık yüzünden mahvoldu; hem bir çoğu gözümüzün önünde kaynayıp gitti de biz hâlâ ders almıyoruz; hâlâ milleti sayısız parçalara ayıracak bir siyaset güdüyoruz!” (Ersoy, 2010:295).</p>
<p>“İslâm birliğini darmadağın edecek hareketler şöyle dursun, tahriklerden bile Allah’a sığınalım. Şu son İslâm hükümeti yabancılara karşı yekpare bir kitle, sağlam bir yapı halinde kaldıkça, bütün dünya bir araya gelse devrilmek değil kımıldanmaz bile! Ey cemaat-ı Müslimîn, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürtsünüz, ne Lâzsınız, ne Çerkezsiniz! Siz ancak bir milletin fertlerisiniz ki, o büyük millet de İslâm’dır. Müslümanlığa veda etmedikçe kavimcilik iddiasında bulunamazsınız!” (Ersoy, 2010:361).</p>
<p>Mehmet Âkif’in değişik tür ve alanlardaki düzyazıları, toplam olarak bir Müslüman aydının sırça sarayında oturup ahkâm kesmemişliğinin, hayatın içinde rüzgârlara karşı duruşunun, edebiyatçı kimliğini onurla taşıyıp çevresine yaymasının belgeleridir. Osmanlının son yıllarından itibaren bir düşünür sanat insanı olarak Âkif’in düzyazıları onun yiten değerlere, esaslara vurgu yaptığının, yozluklara karşı kılıç çektiğinin belgesidir. Hükümlerindeki isabet, çalışmasındaki ciddiyet, zekâsındaki kıvraklık itibarıyla Âkif; olması gerekendir, örnektir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong><strong> </strong></p>
<ol>
<li>ERSOY, Mehmet Âkif. (2010). <strong>Düzyazılar Makaleler, Tefsirler, Vaazlar</strong>. (Hazırlayan: A. Vahap Akbaş), İstanbul: Beyan Yayınları.</li>
<li>ÖZ, Asım. (2011). “<strong>Mehmet Âkif’in Düzyazılarında Çağdaş Dünya Sorunlarının Ele Alınışı</strong>”. “Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu, 12-14 Ekim 2011” Bildiriler Kitabı içinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi, Yayın No: 3, s.346-371.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/akif-gibi-surekli-bir-islah-cabasi-icinde-olabilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
