<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ALLAH’IN YASALARI Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://www.fethigungor.net/etiket/allahin-yasalari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://p.fethigungor.net/etiket/allahin-yasalari/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Sun, 02 Dec 2018 09:03:42 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.1</generator>
	<item>
		<title>KENDİNİ BULDUN MU?</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Dec 2018 09:03:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[1400 MEKKE-HAREM OLAYLARI]]></category>
		<category><![CDATA[1981 ENVER SEDAT SUİKASTI]]></category>
		<category><![CDATA[1995 İZAK RABİN SUİKASTI]]></category>
		<category><![CDATA[1995 OKLAHOMA]]></category>
		<category><![CDATA[1995 TOKYO METROSU]]></category>
		<category><![CDATA[20 KASIM 1979]]></category>
		<category><![CDATA[2001 11 EYLÜL SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2002 MOSKOVA TİYATRO SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2004 MADRİD SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2005 LONDRA SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2011 OSLO SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[2015 PARİS SALDIRISI]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASALARI]]></category>
		<category><![CDATA[BİLGİSİZCE FETVA VERMEK]]></category>
		<category><![CDATA[CANINI FEDA ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[CELALEDDİN RÛMÎ]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[DAİŞ]]></category>
		<category><![CDATA[EL-KAİDE]]></category>
		<category><![CDATA[FETHİ GÜNGÖR]]></category>
		<category><![CDATA[İKNA YÖNTEMİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLİM ELDE ETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[IŞİD]]></category>
		<category><![CDATA[KÂBE BASKINI]]></category>
		<category><![CDATA[KUTSAL FİKRÎ VARLIKLAR]]></category>
		<category><![CDATA[MESNEVÎ]]></category>
		<category><![CDATA[RÜŞD TOPLUMU]]></category>
		<category><![CDATA[ŞEMSEDDİN TEBRİZÎ]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=789</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in 25.11.2018 ve 02.12.2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. 1400 Mekke-Harem Olaylarının Yıldönümü Geçen hafta, Mekke’de Mescid-i Haram’ın bir grup genç tarafından işgal edilişinin (39.) yıl dönümüydü. Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. 20 Kasım 1979’da gerçekleşen bu işgalde gençler [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Bu yazı, <strong>Cevdet Said</strong>’in 25.11.2018 ve 02.12.2018 tarihlerinde Diriliş Postası’nda çıkan iki yazısının birleştirilmiş nüshasıdır. </em></p>
<p><strong>1400 Mekke-Harem Olaylarının Yıldönümü</strong></p>
<p>Geçen hafta, Mekke’de Mescid-i Haram’ın bir grup genç tarafından işgal edilişinin (39.) yıl dönümüydü. Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. <strong>20 Kasım 1979</strong>’da gerçekleşen bu işgalde gençler Mehdi’nin zuhur ettiğini ilan etmişti… Namaza gelenleri ona itaate zorlamışlar, Mescid-i Haram’ın kapılarını kapatıp kendilerini de sağlama almışlardı.</p>
<p>Tüm bu olaylar el-Kaide’nin ve Daiş’in ortaya çıkmasından, hatta Körfez savaşlarından ve 11 Eylül 2001 saldırılarından önce yaşanmıştı. O zamanlar, Suudi Arabistan’da yönetim sarsılmış, Mescid-i Haram işgali iki hafta kadar sürmüştü. Sonunda rejim yabancı devletlerin de yardımlarıyla Mescid’e baskın yapılarak gençler yakalandı ve daha sonra idam edildiler.</p>
<p>Bu olay yeterince incelenmemiştir. Bu hareket tarzının nasıl ortaya çıktığını hakkıyla anlayabilmiş değiliz. Bu tür olaylar nasıl ve neden tekerrür edebiliyor? Bu girişimler başarılı olsaydı neler olabileceğini de sorgulamıyoruz. Gerçekten bir şeyler <strong>değişir miydi</strong>? Arap ve İslam ülkelerinde bağımsızlıklarını kazandıktan bu yana birbirini izleyen darbelere şahit olmuyor muyuz? Dahası <strong>rüşdü</strong> (dürüstlüğü, olgunluğu) kaybettiğimiz ve bir daha bulamadığımız Muaviye döneminden bu yana (darbelere) şahit olmadık mı?</p>
<p>Bazı insanların gecenin bir yarısında yönetime el koymak için <strong>darbe</strong> yapmasını akıllarımızın nasıl kabullenebildiğini kendi kendime defalarca sorguladım. Başarılı olurlarsa sonsuza dek tapılan (sahte) ilahlara, başarısız olurlarsa idamlık hainlere dönüşüveriyorlar! Biteviye tekrarlanan bu olguyu aydınlar nasıl kabullenebiliyorlar?</p>
<p>Böyle bir olguyu kabullenmem nasıl mümkün olabilir? Bir darbenin gerek Allah katında gerekse toplum nezdinde meşru olabileceği kanaatinde değilim. Aksine -her ne kadar kendileri ‘İslami’ ya da ‘demokratik’ iddialar ortaya koysalar da- darbecilerin de tiranların da <strong>aynı zihniyetin ürünü</strong>, tek bir modelin farklı görüntüleri olduğu kanaatindeyim.</p>
<p>Bu yaklaşımım, tiranların haklı olduğu ya da toplumsal ıslah talebinin yersiz olduğu anlamına gelmez. Ayrıca bu dinin uğruna hayatlarını feda eden gençlerin samimiyetinden de şüphe duymuyorum. Benim söylediğim şudur: <strong>Ey insanlar, bu yol yanlış!</strong> Bunların hepsi aynı mezhepten (zira aynı yöntemi benimsiyorlar). Gelen kişi gidenin bir benzeri. Öldürülen de öldürenin bir benzeri. Her ikisinin de hem düşünce tarzı hem de gelecekleri aynı…</p>
<p>Bu sözlerime katılmayanlar tarih okusunlar ve nebilerin <strong>rüşd </strong>toplumunu <strong>ikna</strong> yöntemiyle nasıl inşa ettiğine baksınlar. Nebi aleyhisselam, şiddete başvurmadan ve tek bir kişiyi öldürmeden iktidara gelmiştir. En üst düzeyde bir meşruiyetle iktidara geldikten sonra, herhangi bir meşru devlette olduğu gibi kanunların uygulanması ve insanlar arasında zulmün ortadan kaldırılması maksadıyla (sınırlı ve ölçülü düzeyde) şiddet kullanımına izin vermiştir.</p>
<p>1995’te Oklahoma’da bombalı eylem yapan, aynı yıl Tokyo metrosunu patlatan, 1981’de Enver Sedat’a suikast düzenleyen, 1995’te İzak Rabin’i öldüren, 2001 yılının Eylül ayında Amerika’ya saldıranlar, 2002’de Moskova’da tiyatro saldırısını gerçekleştiren, 2004 yılında Madrid, 2005 yılında Londra bombalamaları, 2011’de Oslo, 2015’te Paris saldırıları ve benzer saldırılar ile geçen yüz yıl boyunca savaş kararları almış olanlar, işte tüm bu insanlar, <strong>tarih bilgisinden yoksun</strong> olduklarını ve dünyada meydana gelen <strong>değişimi(n kanunu) bilmediklerini</strong> haykırmış oldular.</p>
<p>Mikroplar olarak adlandırdığımız mikroorganizmalar dünyasını keşfedene kadar salgın hastalıklar insanları silip süpürmüştür. Bu örneğe benzer şekilde ben de şöyle diyorum: Savaşlar, insanları katliamlar yapmaya iten <strong>kutsal fikrî varlıklar</strong> yüzünden kopar. Bizler (ne yazık ki bünyemizde) düşünce mikroplarını korumaya devam ediyoruz!</p>
<p>Bu fikirleri (yeri geldikçe) <strong>tekrar</strong> ediyorum. Kendimi de bu hususları yeterince açık şekilde ortaya koyamadığım için kınıyorum. Bu konuyu daha iyi <strong>izah</strong> edebilmek için çalışmaya da devam ediyorum.</p>
<p style="text-align: center">*******</p>
<p><strong>Kendini Buldun mu? </strong></p>
<p>Zaman zaman konferans ve sempozyumlara katılma davetleri alıyorum. Bazen bu gibi davetlerin bir kısmının, İslam dünyasının fikir ve akıl bakımından ne kadar boş olduğuna delil teşkil ettiğini düşünürüm… Çünkü ara ara ihtisas alanımıza oldukça uzak konularda konuşmak için davet ediliyoruz. Konuşmalarımı dinleyen, yazdıklarımı okuyan çok sayıda insan var… Ancak ben bir ilim adamı olmaktan çok uzağım. Ben sadece <strong>insanları</strong> <strong>bilgi edinmeye teşvik</strong> ediyorum.</p>
<p>Allah rahmet eylesin, annem ilmi çok severdi. Ezher’de eğitim görmek için (1946’da) Mısır’a gitmemde büyük bir rol oynamıştı. Kur’an’ı okuyordu ama eğitim görmüş biri değildi. Fakat ilme inanırdı. Ben de annem gibi ilme inanırım. Lâkin ben bir âlim değilim.</p>
<p>Her zaman söylediğim gibi İslam dünyası gençliğinden, bu din uğrunda canlarını ve mallarını feda etmeye hazır <strong>çok sayıda</strong> insan var. Ancak ciddi bir eğitim ve uzun soluklu bilimsel araştırma uğruna ömrünün birkaç yılını harcamaya hazır gençlerin sayısı <strong>oldukça azdır</strong>. Derinlikli ilmî çalışmaların değeri Müslümanlar arasında hâlâ şüpheli bir konudur. Özellikle belirtmeliyim ki <strong>canını feda etmek</strong> bir anlık hamasetle mümkün olabilmektedir. Oysa <strong>ilim elde etmek</strong>, bilinç ve bağlılık açısından daimî bir çaba ve kesintisiz bir enerji gerektirir.</p>
<p>İşte bu yüzden bazı konferanslara gidip konuşmacıları dinlediğimde veya tebliğlerini okuduğumda umutsuzluğa kapıldığım olur. Zira <strong>sorunlarımıza yönelik</strong> <strong>çözüm önerileri bulunmadığını</strong> görüyorum! Dahası, uzmanı olmadıkları konularda konuşuyorlar! İnsanlar, bunların en azından bazılarının ne kadar cahil olduğunu yakından görüp dağılıyorlar.</p>
<p>İşte bu sebeple diyorum ki; ey gençler, <strong>ilim elde etmeye odaklanın</strong>! Korkarım size İslam dünyasında henüz gerçek ilim adamlarımız olmadığını söylemek zorundayım. Âlimlerimiz atalarına muhalefet etmekten korkmaktadır. Bu yüzden de Rasulullah’ın (s) bizi dikkatli olmaya çağırdığı bir vaziyete düştük: <strong>İlmi olmadan fetva veren</strong> ve böylece hem kendi sapan hem de başkalarını saptıran cahillere sığınır olduk!<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">*</a></p>
<p>Zaman zaman ziyaretime gelerek bazı gençler bana şu meyanda sorular yöneltiyorlar: “Anlattığınız ve yazdığınız bu <strong>ilginç fikirler</strong> nedir böyle? İslam dünyasında buna benzer fikirleri konuşan ya da yazan senden başka bir kişi daha olduğunu sanmıyoruz!”</p>
<p>Buna benzer tepkiler, ya heyecanlı gençler daha önce tanımadıkları yeni fikirleri öğrendiklerinde ya da bir konuşmacıyı veya hocayı dinledikten sonra ona <strong>bağlanıp peşinden gitme</strong> ihtiyacı duyduklarında ortaya çıkmaktadır. Bu da bize, Şemseddin Tebrizî ile karşılaştığında Celaleddin Rûmî’nin başına gelenleri hatırlatmaktadır:</p>
<p>Celaleddin, daha önce hiç duymadığı bir fikri ondan duyunca şok olmuş ve Tebrizî’nin fikirlerine âdeta tutsak olmuştu. O kadar ki, Rûmî’nin öğrencileri Şems’e çok kızmış ve onu şehirden kovmuştu. Bu olaydan sonra Rûmî’nin tek önemli işi bu olmuş, öğrencilerini terk edip Tebrizî’yi armaya koyulmuştu. Uzun süre onu aramaya devam ettikten sonra fikrî bir aydınlanma yaşayarak uyanmıştı:</p>
<p>Aah! Ben Şems’i kaybetmedim, benim aradığım Şems değil aslında, aksine <strong>ben kendimi arıyormuşum</strong>! İşte o an Şems’i aramayı bırakan Rûmî geri dönüp kitabı “Mesnevî”yi telif etmeye başlamıştı. Son derece özgün ve yüksek düzeyli bu kitap, onun atalarının belirlediği çerçeveden çıkıp kendisini gerçekten bulduğunun ve canlı fikirler üretip gerçek tecrübeler edindiğinin delilidir.</p>
<p>Ben de kendimi buldum. Sen ey sevgili okuyucu kardeşim, olayı kavrayıp ilim ve derin bilgi için nitelikli zaman harcarsan, işte o zaman ne bana ne de başka birine ihtiyacın kalır. O zaman bizzat <strong>yolda</strong> olursun. İşte o zaman “<em>Hayy</em> ve <em>Qayyûm</em>: Diri ve Varlığı Yöneten” Allah ile, O’nun “<em>âfâq</em> ve <em>enfüs</em>: dış ve iç (dünya)” âyetleriyle (göstergeleriyle) beraber olursun.</p>
<p>Bu büyük bir olaydır. İşte bu yüzdendir ki, nasıl özgürleşeceğimizi, Allah’a ve O’nun sünnetlerine (yasalarına) nasıl bağlanacağımızı kendisinden öğrenebileceğimiz, hakikaten anlayan, inanıp güvenen, bize <strong>yolumuzu ve kendimizi nasıl bulabileceğimizi</strong> öğretecek bir insan bulmayı umut ediyoruz. Bizi müritlerinden ya da takipçilerinden biri yapacak birini değil…</p>
<p>Çeviren: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> Cevdet Said bu sözüyle şu rivayete atıf yapmaktadır: “En çok hadis rivayet edenlerden biri olan, Kur’an’ı ve eski kitapları okuyabilen âlim sahâbî Abdullah b. Amr’ın naklettiği bir hadis-i şerifte Peygamberimiz bu duruma şöyle dikkat çeker: “<em>Kuşkusuz Allah, ilmi kullarının arasından çekip almaz, bilakis âlimlerin vefatıyla onu alır ve sonunda hiç âlim bırakmaz. İnsanlar da cahil kimseleri önder edinirler. Bu cahillere birtakım sorular sorulur, onlar da <strong>bilgisizce fetva verirler</strong>. Böylelikle hem kendileri sapar hem de insanları saptırırlar!</em>” (Buhârî, İlim 34). <a href="https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=sapt%C4%B1r%C4%B1r&amp;i=1.1.382&amp;t=0">https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=sapt%C4%B1r%C4%B1r&amp;i=1.1.382&amp;t=0</a>, 01.12.2018. (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/kendini-buldun-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>HARİKULADE TALEBİNDEN KANUNA RİAYETE İNTİKAL</title>
		<link>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/</link>
					<comments>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Nov 2018 16:48:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Mütefekkir Ulemâdan İstifade Edebilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’I ZİKRETMEK]]></category>
		<category><![CDATA[ALLAH’IN YASALARI]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[EMÂNİYY]]></category>
		<category><![CDATA[HARİKULADE]]></category>
		<category><![CDATA[KALPLERİN YATIŞMASI]]></category>
		<category><![CDATA[KANUNLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Kuneytıra]]></category>
		<category><![CDATA[KURUNTULAR]]></category>
		<category><![CDATA[MUHAMMED ALİ MASTRUQ]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[MUTMAİN OLMAK]]></category>
		<category><![CDATA[PARATONER]]></category>
		<category><![CDATA[sünnetullah]]></category>
		<category><![CDATA[TESHÎR EMRİ]]></category>
		<category><![CDATA[YASALAR DEĞİŞMEZ]]></category>
		<category><![CDATA[YILDIRIM ÇARPMASI]]></category>
		<category><![CDATA[ZİKRULLAH]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=781</guid>

					<description><![CDATA[Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde 4 ve 11 Kasım 2018 tarihlerinde yayımlanan iki köşe yazısının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. -I- Kalpler Nasıl Mutmain Olur? Suriye’de (1930’lu yılların sonunda) Kuneytıra şehrinde ilkokuldayken sınıfta yaşadığımız bir olayı hatırlıyorum. Bize tüm dersleri okutan öğretmenimiz Muhammed Ali Mastruq ders anlatıyordu. Ders sırasında korkunç bir ses duyduk. Hoca kürsüden atlayıverdi. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><em>Bu yazı, Cevdet Said’in Diriliş Postası gazetesinde<br />
4 ve 11 Kasım 2018 tarihlerinde yayımlanan iki köşe yazısının birleştirilmesiyle oluşturulmuştur. </em></p>
<p style="text-align: center"><strong>-I-</strong></p>
<p><strong>Kalpler Nasıl Mutmain Olur?</strong></p>
<p>Suriye’de (1930’lu yılların sonunda) Kuneytıra şehrinde ilkokuldayken sınıfta yaşadığımız bir olayı hatırlıyorum. Bize tüm dersleri okutan öğretmenimiz Muhammed Ali Mastruq ders anlatıyordu. Ders sırasında korkunç bir ses duyduk. Hoca kürsüden atlayıverdi. Hepimiz çok korkmuştuk. Müslüman öğrenciler “Allâh” diyerek, Hıristiyan öğrenciler de “haç adına” diyerek bağrıştılar. Dışarı çıkıp sesin kaynağına gittiğimizde gördük ki yakındaki caminin minaresine yıldırım çarpmış, yıkılan minareden geriye sadece 4 metre kalmış.</p>
<p>Peki ama bu hikâyenin temiz ve mutmain kalplerle ne ilgisi var? Kalpler ne zaman yatışıp doyuma erer? İnsanoğlu yıldırımın sünnetini/kanununu keşfetti ve onu yakaladı. Tüm yüksek binaların tepesine paratonerler koydu. Böylece yıldırım çarpınca binayı yıkmasına mahal vermeden güvenli bir şekilde onu tutup toprağa gömdü. Gök gürültüsü ve şimşek gerçekten korkutucudur. Ama yasasını bilen kişi kendini güvende hisseder ve kalbi yatışır.</p>
<p>Allah’ın insana üflemiş olduğu <strong>ruh</strong>, ona yasaları keşfetme ve onlardan yararlanma kudreti vermiştir. Kanaatimce insana bahşedilen bu kapasite, Allah’ın; “… <em>Sümme enşe’nâhu halqan âhar</em>: Sonuçta onu <strong>farklı/bağımsız bir varlık</strong> olarak inşa ettik. İşte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı böyle yücedir!” (Müminun 23:14) buyurduğu husustur. Zira kendisine verilen bu <strong>kudret</strong> sayesinde insanoğlu ateş yakmayı öğrendi. Sonra toprağı işlemeyi/ziraati öğrendi. Hayvanları evcilleştirdi. Evrene yayılmış olan enerjileri kullanmaya başladı, kalplere korku salan enerjileri… Rastgele gelip çarpan, gözü alan, yakıp yıkan yıldırımı kontrol altına aldı.</p>
<p>Allah’ın sünnetini, maddi âlemdeki <strong>kanunlarını bildiğimizde</strong> kalplerimizin itminan derecesine yükselmiş olur. Elektriğin kanununu öğrendikten sonra ona karşı tutumumuzu değiştirdik. Tehlikenin nerede olduğunu fark ettik ve yüksek gerilim konusunda insanları uyarmak için oraya kuru kafatası resmini koyduk. Zira ona nasıl davranacağını bilmeyenler ya çarpılacak ve yanacak ya da cihaza zarar verip yangın çıkmasına yol açacaktır. Günümüzde insanlar güvenlik önlemlerini almayı çok önemsiyorlar. Çünkü herhangi bir gevşeklik, bir nimetin musibete dönüşmesine sebebiyet verebilir.</p>
<p>Nasıl ki elektrik enerjisi, kanunlarından habersiz olanları çarpıyor ve yakıyorsa, aynı şekilde <strong>insanlara nasıl davranacağımızın kanunlarını</strong> bilmediğimiz zaman da çarpılır ve yıkım yaşarız. Zira insan psikolojisi, kanununa uygun davrandığımızda eşi benzeri olmayan bir enerjidir. İnsan psikolojisinin kanunlarını bilmemek, yıkıma, düşmanlığa ve kan dökmeye yol açar:</p>
<p>“Hakkı inkâr tavrını Allah’ın nimetine yeğ tutup (bu tutumlarıyla) kavimlerinin önünde o <strong>yıkım</strong> yurdunun yolunu açan kimseleri görmüyor mu(sunuz)?” (İbrahim 14:28).</p>
<p><strong>Kalpler Allah’ın Koyduğu Yasalara Riayet Ettiği Oranda Huzur Bulur</strong></p>
<p>Kanununu bildiğimiz herhangi bir şeyle uğraşırken kalbimiz rahat olur. Aynı şekilde kanununu/nasıl işlediğini bildiğimiz tüm hastalıklar karşısında kalplerimize huzur girer. Aynı şekilde toplumda, siyasette, ahlakta, din alanında ve çalışma hayatında Allah’ın koyduğu yasalara ne kadar çok riayet edersek, sonuç da o kadar bereketli olacaktır.</p>
<p>Kur’an; “<em>Elâ bizikrillâhi tetmainnu’l-qulûb</em>: İşte onlar, iman eden ve kalpleri Allah’ın zikri ile tatmin olan kimselerdir. Bakınız: (akleden) <strong>kalpler yalnızca Allah’ın zikri ile tatmin olur</strong>!” (Ra’d 13:28) derken, “Allah’ın zikri”nin O’nun <strong>kanunları</strong> olduğunu anlamalıyız.</p>
<p>Olgu ve olaylara <strong>akıl ve yasa</strong> zihniyetiyle yaklaştığımızda kalplerimiz mutmain olur. Yasalarını bilmediğimiz yeni sorunlarla karşılaşsak bile kalplerimiz rahat olacaktır. Çünkü yasayı keşfedene kadar nazar, tefekkür, teemmül ve teddebbürümüzde (bakışımızda, düşüncemizde, derinlemesine düşüncemizde, olayın ardını görme çabamızda) akıl ve yasayla hareket etme zihniyetini sürdüreceğimiz için mutlaka sebeplerle sonuçların bağlantısını kuracağımıza inanırız. İşte o zaman “teshîr” emri gerçekleşmiş, yasasını keşfederek olayı/olguyu kontrol altına almış, takvaya ermiş oluruz. Kısacası menfaatleri (yararları) elde etmiş, zararları da defetmiş oluruz.</p>
<p style="text-align: center"><strong>-II-</strong></p>
<p><strong>Harikulade Olaylar Beklemekten Vaz Geçip Kanunlara Riayet Merhalesine İntikal Edebilmek</strong></p>
<p>Önceki bölümde kalpleri itminana ulaştırmanın yolunun sünnetullahı <strong>(Allah’ın yasalarını)</strong> <strong>kavramak</strong> olduğunu belirtmiştim. Bu yazımda da aynı konuyu ele almak istiyorum. Çünkü kanunlara riayet etme ya da etmeme, kanunlara veya harikulade olaylara itibar etme meselesi İslam dünyasında henüz <strong>çözülmemiş bir kriz</strong> olarak mevcudiyetini sürdürmektedir.</p>
<p>Bu konuya eğilmeme vesile olan kişi Pakistanlı filozof <strong>Muhammed İkbal</strong> şöyle demektedir: “Bilim öncesi dönemde doğmuş olmasına rağmen <strong>İslam, bilim çağını müjdelemiştir</strong>.” Bu söz, Rasulullah’tan (s) harikulade olaylar talep edenlere Kur’an’ın vermiş olduğu ret cevabının bir özetidir: “Anlaşılır bir şekilde okunan bu Kitab’ı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu? İnanıp güvenen bir topluluk için bu (<em>zikrâ</em>) bir ikram ve doğru bilgidir.” (Ankebût 29:51).</p>
<p>Bu Kur’an, harikuladelikler dünyası ile yasalar dünyası arasında bir köprü niteliğindedir. Kur’an, nebileri destekleyen harikulade (paranormal, olağanüstü, mucizevi) kıssaları tekrar ederek aktarmasına rağmen, bize onların ne kadar az işlevsel olduğunu da bildirir. Zira harikulade olaylar göstermelerine rağmen insanlar <strong>enbiyayı yalanlamışlardır</strong>.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p>Ancak Kur’an’ın vurgulayarak üzerinde durduğu husus, nebilerin getirdiği <strong>mesajın kıymeti</strong> olmuştur: “Biz her ümmete (topluma) elçi gönderdik; <strong>Allah’a kul olsunlar</strong> ve azgınlardan uzak dursunlar diye. Onların içinden, Allah’ın yoluna kabul ettiği kimseler de oldu, sapıklığı hak etmiş olanlar da. Yeryüzünü dolaşın da o yalancıların sonunun nasıl olduğunu bir görün!” (Nahl 16:36). A’râf, Hûd ve Muminun sûrelerinde şu ayet aynı kelimelerle tekrarlanır: “<em>Yâ qavmi’budullâhe mâ lekum min ilâhin ğayruh</em>: Ey kavmim! <strong>Yalnızca Allah’a kulluk edin</strong>, sizin O&#8217;ndan başka ilahınız yok!”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Tüm nebilerin getirmiş olduğu zamanlar ve mekânlar üstü mesaj işte budur.</p>
<p><strong>Sünnetullaha Riayet ya da Olağanüstü Hâl Zihniyetine Mahkûmiyet</strong></p>
<p>Yasalara itibar etme ya da olağanüstülüklere itibar etme tutumları arasında <strong>ters orantılı bir ilişki</strong> mevcuttur. Dolayısıyla yasalara dayalı bilim ilerledikçe olağanüstülüklere dayalı inançlar geriler. Yasalardan habersiz olan, sünnetullahı bilmeyen insanların ise olağanüstülüklere şartlanmış düşünme tarzı pekişir. Yasaların keşfedilmesi insanların -önceki toplumların düştüğü- hatalara düşmemesine yardımcı olur. Veya benzer bir hataya düştüklerinde kurtuluş yolunu bulmalarına yardım eder. Zira <strong>yasaları bilenler</strong> gönül huzuruna kavuşmuş bilgeler konumunda olurlar, şaşkınlık içinde bocalayan cahiller konumunda değil!</p>
<p>Kur’an, kendilerine göklerin kapıları açılsa bile <strong>daha iyi bir çözüm</strong> ihtimalini hesaba katmayan zihniyetten şöyle bahseder: “Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açmış olsaydık ve onlar da oraya yükselebilselerdi, kesinlikle derlerdi ki: “Al işte, bizim basiretimiz de bağlandı; daha da beteri (galiba) biz topyekûn <strong>büyülendik</strong>…” (Hicr 15:14-15).</p>
<p>Günümüz Müslümanlarının vaziyetine baktığımızda, yaşadıklarının donukluktan, aldanmışlıktan ve kaybolmuşluktan ibaret olduğunu görürüz! Doğrunun sadece kendilerinde olduğuna inanmaktadırlar. Hem nasıl böyle olmaz ki? Hakikatin yegâne temsilcisi onlardır, Kitab’ın ve sağlam Sünnet’in kesin bilgisine yalnızca onlar sahiptir! <strong>Sorun</strong> tüm sakilliğiyle ve şapı şekere karıştırmanın tüm boyutlarıyla işte bu bakış açısında ortaya çıkmaktadır!</p>
<p>Kendimizi ‘keler (kertenkele) deliğine girmiş halde’ buluyorsak ve öncekilerin yanlışlıklarını tekrar edip duruyorsak, onları adım adım, karış karış takip ediyorsak, onların başlarına gelen felaketlerin bizim de başımıza gelmesine şaşmamalıyız.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Zira <strong>yasalar değişmez</strong>. Öncekilerle sonrakiler arasında ayırım yapmaz. Yasalar kendini mümin kabul edenlere ya da laik sananlara göre de farklı işlemez… Zira yasalar sanrılara değil eylemlere tâbidir: “Ne sizin <strong>kuruntularınız</strong> ne de Ehl-i Kitab’ın kuruntuları geçerlidir! <strong>Kötülüğü kim yaparsa cezasını görür</strong>. Böylesi, kendine, ne Allah ile arasına girecek bir dost, ne de bir yardımcı bulacaktır!” (Nisa 4:123).<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a></p>
<p><strong>Yasaları bilmeyenler</strong>, eylemlerinin boşa çıkmasıyla kalmaz, hiçbir şekilde huzura kavuşamayacaklarına da ikna olurlar. Endişeye mahal olmadığı durumlarda bile endişelenirler. Başlarına gelen felaketler yüzünden kafa karışıklığı yaşarlar. Bu felaketlere yaklaşımları da zan ve benzeriyle sınırlı kalır…</p>
<p><strong>Yasaları bilenler</strong> ise her şeyi bir anda değiştirmeye güç yetiremiyor olsalar da kaygıyı da sükuneti de nereye koyacaklarını bilirler, şaşkınlığa düşmezler. Çabalarını değersiz görmeden ve azaltmadan, bunların anlamlı olduğunu bilerek yaptıkları işe devam ederler. Kısa bir sürede mükemmel sonuçlar elde etme yanılgısına da kapılmazlar. Yasaya uygun davrananlar harita ve pusulayla yola çıkanlar gibidirler, hiçbir bilgisi olmadan çöl yolculuğuna çıkanlar gibi değil.</p>
<p>Sosyal, psikolojik ve fiziksel <strong>kanunları idrak edip bunlara uygun davranmak</strong>, insanı yeryüzünde düzgünce yürümeye muvaffak kılar. Yasaları bilmeyen ve bunlara uygun davranmayanlar ise yere kapaklanır:</p>
<p>“Yüzüstü yere kapaklanan mı hedefe daha iyi ulaşır yoksa doğru yolda dimdik yürüyen mi?” (Mülk 67:22).</p>
<p>Arapçadan Çeviren: Fethi Güngör</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Nebilere iletilen mucize taleplerinin Rabbimiz tarafından menfi cevaplandığına örnek olarak şu iki âyeti hatırlatmamız yeterli olacaktır: “Yoksa size gelen Elçi’ye, daha önce Musa’dan istenene benzer bir istekle mi gitmek istiyorsunuz?  Kim kâfir olmayı mümin olmaya tercih ederse düz yoldan çıkmış olur.” (Bakara 2:18). “Kitap ehli ister ki onlara gökten bir kitap indiresin. Musa’dan daha büyüğünü istemişler ve “Allah’ı bize açıkça göstersene!” demişlerdi de zalimliklerinden ötürü onları yıldırımlar çarpmıştı.” (Nisa 4:153). (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bu hakikat, benzer ibarelerle birlikte Kur’an-ı Kerim’de 14 ayrı âyet-i kerimede farklı vurgularla tekrarlanmaktadır. (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Müellif bu sözleriyle şu iki hadise atıf yapmaktadır: “Bir hadisinde Hz. Peygamber, “Ümmetim, kendilerinden önceki(ümmet)lerin yolundan karış karış, arşın arşın gidinceye kadar kıyamet kopmaz.” buyurmuştu. Bunun üzerine, “Ey Allah’ın Resûlü, Farslar ve Bizanslılar gibi mi?” diye sorulunca, “Onlardan başka kim olabilir?” buyurmuştur.” (Buhârî 7319, İ’tisâm 14). Ebû Saîd el-Hudrî’nin naklettiği başka bir hadiste de Peygamberimiz (sav), “Muhakkak siz, önceki ümmetlerin âdetlerini karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir keler (kertenkele) deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.” buyurmuş, Yahudi ve Hıristiyanları mı kastettiğin soran oradaki sahâbileler, “Başka kim olabilir?” cevabını vermişti. (Buhârî 7320, İ’tisâm 14). https://hadislerleislam.diyanet.gov.tr/?p=kitap&amp;h=kertenkele&amp;i=6.1.141&amp;t=0, 10.11.2018. (Çeviren).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Kuruntular üzerine düşünce etmek isteyen beyhude girişimlerin reddedildiği bir başka örnek âyet için bakınız: “(Yahudiler) ‘Yahudi olandan başkası’ veya (Hristiyanlar) ‘Hristiyan olandan başkası Cennet’e giremez’ dediler. (<em>Tilke emâniyyuhum</em>): Bu onların <strong>kuruntu</strong>sudur. De ki: “Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin!” (Bakara 2:111). (Çeviren).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.fethigungor.net/dirilis-postasi/harikulade-talebinden-kanuna-riayete-intikal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
