<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>ALİ ÖZEK Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/ali-ozek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://fethigungor.net/etiket/ali-ozek/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>İLERLEYEBİLMEK İÇİN ÖNCE GEÇMİŞİMİZLE YÜZLEŞMEK</title>
		<link>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Feb 2019 06:30:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sorunlarımızla Yüzleşmek]]></category>
		<category><![CDATA[ADİL BOR]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Demircan]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[GELENEKTEN GELECEĞE HASEKİ KONFERANSLARI]]></category>
		<category><![CDATA[HASEKİ MEZUNLARI VE MENSUPLARI DERNEĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[İLMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[KALEMİYE]]></category>
		<category><![CDATA[KENDİMİZLE YÜZLEŞMEK]]></category>
		<category><![CDATA[KUR’AN’IN REHBERLİĞİ]]></category>
		<category><![CDATA[MAHMUT KAYA]]></category>
		<category><![CDATA[OSMANLI MEDRESELERİ]]></category>
		<category><![CDATA[SAHABE DÖNEMİ İHTİLAFLARI]]></category>
		<category><![CDATA[SEYFİYE]]></category>
		<category><![CDATA[ÜSKÜDAR KİTAP FUARI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=836</guid>

					<description><![CDATA[Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde 9 Şubat’ta açılan 5. Üsküdar Kitap Fuarı 17 Şubat Pazar akşamına kadar açık kalacak. Şaşırtıcı derecede ucuz fiyatlara bulabileceğiniz binlerce kitap yanında gün boyu devam eden söyleşi, sohbet ve imza etkinliklerine de katılabileceğiniz fuara ailece gitmenizi tavsiye ederim. Fuardan heyecanla aldığım yeni kitapları beklemeye alarak, elime yeni geçen bir başka kitaba dikkatinizi çekmek istiyorum.</p>
<p>Editörlüğünü Haseki Dinî Yüksek İhtisas Merkezi Müdürü Dr. Adil Bor Hoca’nın yaptığı <strong>Haseki Konferansları</strong>, Mart 2015 &#8211; Ocak 2018 tarihleri arasında Merkez’de gerçekleştirilen konferanslardan on üçünün metinlerini ihtiva etmektedir (<strong>1</strong>). Gelenekten geleceğe İslam Âlemi’nin çeşitli meselelerine temas eden ve dikkatle okuduğum bu konferans metinlerinden size de bir demet sunmak istiyorum.</p>
<p><strong>İslam’ı İyi Temsil Etmek: Samimi, Dürüst ve Takvalı Olmak</strong></p>
<p>Marmara Üniversitesi’nde tefsir bilim dalında yüksek lisans eğitimimi alırken hem dersimize gelen hem de tez danışmanlığımı yapan İslâmî İlimler Araştırma Vakfı (İSAV) Mütevelli Heyet Başkanı Prof.Dr. Ali ÖZEK, Haseki Eğitim Merkezi’nde 5 Mart 2015 tarihinde vermiş olduğu “Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği” başlıklı konferansta iyi örneklikle İslam’ı temsil görevimizi şu şekilde anlatmıştır:</p>
<p>“Çeşitli ülkelerden Müslüman olan insanlar Müslümanların gayretiyle Müslüman olmuyor. Birçok kimse <strong>Kur’an’ın tercümesini okuyor</strong> ve dikkatini çekiyor, sonra da ilgileniyor, ilgilenince de hidayet yolunu buluyor.</p>
<p>Yusuf İslâm ile Londra’da bir gün beraber oturduk. Bana nasıl Müslüman olduğunu anlattı ve dedi ki: “Benim bir futbolcu kardeşim var. Libya’ya maça gitmişti. Oradan İngilizce Kur’an tercümesi getirmiş ve bana; “Al şunu sen oku, ben bununla ilgilenmiyorum.” demişti. Ben de alıp bir kenara koymuştum. Aradan bir hayli zaman geçmişti. Bir gün canım sıkılmıştı. Bakınırken Kur’an tercümesi gözüme ilişti. Alıp okumaya başladım. Okudukça dikkatimi çekti, daha dikkatli okumaya başladım. Neticede kendime göre araştırdım, başka kitaplar da bulup okudum ve ondan sonra Müslüman olmaya karar verdim. Adımı da <strong>Yusuf İslâm</strong> olarak değiştirdim.”</p>
<p>İşin asıl garibi, Müslüman olduktan sonra, bu Müslümanlar nasıl yaşıyor, nasıl insanlardır, ülkeleri nasıldır diye çok merak etmiş. Bir İslâm ülkesine gideyim diye karar vermiş ve Mısır’a gitmiş. Orada halkın durumunu görünce “yanlış mı yaptım acaba” diye içine bir şüphe gelmiş!  “Benim anladığım Müslümanlık böyle değil, Müslümanları farklı gördüm ve ben imanımı kaybettim!” diye korkmaya başlamış. Sonra aklına bir şey gelmiş. “Gördüğüm bu insanlar Müslüman ama Müslümanlığı bu kadar anlıyorlar. Bunların hayatı, davranışı böyle.” diye düşünmüş. Niyeti sahih olduğu için Cenâb-ı Allah onu o şüpheden kurtarmıştır. Ondan sonra yoluna devam etmiştir.</p>
<p>“Yâ Rabbi! Göz açıp kapayacak kadar bir zaman bile olsa beni nefsime bırakma.” diye bir dua vardır. Dikkat edin, <strong>insanın en büyük düşmanı</strong> kendi nefsidir. İnsanın içinde <strong>iyi</strong> de vardır <strong>kötü</strong> de. Bunlar insana yerleştirilmiştir. Onun için Allah’a sığınırız. Korku ile reca arasında olunmalıdır. Ne kadar büyük bir âlim olursan ol, ne kadar dindarım dersen de bunların hiçbirinin garantisi yoktur. Tek garanti, Allah’ın koruması, korku ile ümidin bir arada olmasıdır.</p>
<p>Eskiden papazlar Hıristiyanlara cennetten arsa satıyorlarmış. Günümüzde birçok hoca ve şeyh de; “şöyle yaparsan cennete girersin, beni dinlersen kurtulursun” gibi ifadelerle <strong>Müslümanları kandırıyorlar</strong>! Bunlar yanlıştır. İnsanları kandırmak kolaydır.</p>
<p>Başka dinden İslâm’a dönenler Müslümanlara bakarak Müslüman olmuyor; Kur’an’ı okuyarak Müslüman oluyorlar. Bunun belki istisnası vardır ama zordur. Çünkü biz Müslümanlar iyi örnek olamıyoruz. Eskiler oluyordu. Müslümanlar İslâm tarihinde ilk asırda dünyanın bilinen bölgelerinin hepsini fethetmiş, fethedilmeyen çok az yer kalmıştı. Nasıl yaptılar bunu? Çünkü <strong>o Müslümanlar iyi örnekti</strong>.</p>
<p>Dinin esası samimiyettir. İnanacaksın, <strong>samimi</strong> olarak bağlanacaksın. Bir de <strong>dürüst</strong> olacaksın. Dürüst değilsen Müslüman olmuşsun ya da olmamışsın o kadar önemli değil. Allah Rasulü (s); “Güzel ahlâk gibi bir asalet olamaz.” buyuruyor. Yani bir insanın davranışı dürüst, ahlâkı güzelse, işte o en büyük asalettir. Babası, annesi falancadır, filancadır, bu hiç önemli değildir. Aynı şekilde haramlardan kaçmak kadar da bir <strong>takva</strong> olamaz…” (<strong>2</strong>).</p>
<p><strong>İlim ve Fikir Alanında İlerlemek İçin Geçmişimizle Yüzleşmek</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden emekli Prof.Dr. Mahmut KAYA, İhtisas Merkezi’nde 30 Kasım 2015 tarihinde verdiği “Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek” başlıklı konferansta Osmanlı Devleti’nin ilim ve fikir alanında zayıf kalmasının sebeplerini anlatmıştır:</p>
<p>“Osmanlı coğrafyasındaki medreselerin yüzde doksan beşi ortaokul seviyesindeydi. Yüksek tahsil veren medreseler İstanbul’da bulunuyordu. Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka husus, Osmanlı ulema sınıfının <strong>bürokrat</strong> olduğu gerçeğidir. İlmî araştırma yapmak ise ulemanın kendi ihtiyarına bırakılmıştı. Bu yüzden <strong>623 yıl</strong> gibi uzun süren bu dönemde akranları arasında eserleriyle temayüz edenler, her asırda bir eldeki parmak sayısını ne yazık ki geçmiyordu. Mesela Osmanlı’da şeyhülislamlık makamına yükselenlerin sayısı <strong>130</strong> civarında olduğu halde, ilim hayatımıza katkıda bulunacak nitelikte eser sahibi olanların sayısı maalesef onu geçmez. Bunun birçok nedeni olmakla birlikte ben sadece birkaç hususa dikkat çekmek istiyorum:</p>
<ol>
<li>Bilindiği üzere medresede ilim dili Arapça idi; Mısır, Şam ve Bağdat gibi ilmî muhitlerde yeterince ikamet edenler hariç, ulema <strong>Türkçe düşünüp Arapça yazmaya kalkışınca </strong>gerçekten zorlanıyor ve kendinden beklenen başarıyı gösteremiyordu. Dahası, Arapça yazmak prestij meselesi kabul edildiği için Türkçe yazmak da işine gelmiyordu. Ayrıca o dönemde Türkçe ilmî terminoloji henüz yeterince gelişmiş de değildi. Halkın dinî ve ahlaki ihtiyaçlarını karşılamak, edebî ve destani duygularını tatmin etmek üzere Türkçe yazanlar ise genellikle ulema sınıfından sayılmayan ve halkın “kır mollası” dediği mahalli hocalardı.</li>
<li>Bir başka husus, 19. yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar Osmanlı’da Türkçenin gramerinin yazılmayışıdır. Bu yüzden medrese eğitimi <strong>Arapça gramer ağırlıklı</strong> olmak üzere uzun yıllar sürüyordu. Aynı bilgileri içeren metinler art arda okutulmakla kalmıyor, bu metinler üzerine yazılan çeşitli şerhler ve şerhler üzerine yazılan hâşiye ve taʻlîkâtla meşguliyet uzun yıllar alıyordu. Asıl üzerinde yoğunlaşılması gereken dinî ilimlerden ziyade âlet ilimlerine gereğinden fazla önem verildiğinden, âdeta vasıta konumundaki dilbilgisi gaye gibi telakki ediliyordu. Maalesef günümüzde, hâlâ medreseyi idealize ederek “merdiven altı eğitim” yöntemiyle gençlerimizin yıllarını heba edenler ve buralardan kendilerine rant devşirenler, dahası, halk nezdinde ulemadan sayılıp itibar görenler var.</li>
<li>Ulemamız Türkçenin gramerini yazmadığı gibi lügatini de yazmamıştır. İlk defa Türkçenin lügatini yazan Osmanlı vatandaşı bir Arnavut olan Şemseddin Sami’dir ve kendisi ulema silsilesinden değildir. <strong>Grameri ve lügati olmayan bir dilin</strong> kabile ve aşiret dilinden ne farkı var! Böyle bir dille ilim yapılabilir mi? Bu ortamda yetişen insan ne kadar üstün zekâlı olursa olsun, evrensel düzeydeki düşüncelerini olanca derinlik ve inceliğiyle ifade edebilir mi? Oysa dil, bir milletin öz kimliğidir. Dil, düşüncenin temel malzemesi olduğu için biz kelimelerle düşünür ve her alandaki başarılarımızı dil ile ortaya koyarız.</li>
<li>Medrese eğitiminde görülen önemli eksikliklerden biri de <strong>tarih ve coğrafya</strong> derslerine müfredatta yer verilmemesidir. Üzerinde pek fazla durulmayan bu eksikliğin, bir ilim adamının zihin dünyasında nasıl bir karışıklığa yol açtığını düşünelim: Bizim zihin yapımız her şeyi, her olgu ve olayı zaman ve mekân çerçevesinde algılar ve anlamlandırır. Zira zaman ve mekân zihnimizin temel iki kategorisidir. Tarih ilmi bize zaman fikrini, coğrafya ise mekân bilgisini verir. Biz insan olarak her olayın hangi zamanda ve nerede meydana geldiğini ancak bu bilgilerle anlarız. Şayet bu bilgilere sahip değilsek, okuduğumuz ve duyduğumuz bilgileri zihnimizde bir yere yerleştiremeyiz ve anlayamayız. Elbette ki bunun sonucu <strong>zihnî bulanıklık</strong> ve korkunç bir kaostur. Bu önemli eksikliğin ancak 1914’teki “Islâh-ı Medâris” programıyla giderildiğini görmekteyiz.</li>
<li>Bilindiği gibi Osmanlı devlet sistemi temelde üç kurum üzerine oturmaktaydı: <em>Seyfiye</em> (ordu), <em>kalemiye</em> (bürokrasi) ve <em>ilmiye</em>. Gerçekten de devleti 623 yıl ayakta tutan etkenler, güçlü bir ordu ve bürokrasi ile bilgi üretmekten ziyade daha önce üretilmiş olan bilgileri bir şekilde tekrarlayıp aktaran ilmiye sınıfı idi. Çünkü İslami ilimler alanındaki verimli çalışmalar ve tedvin hareketi, kendi içinde klasiklerini vücuda getirmiş, en olgun düzeye ulaşmış ve artık duraklama dönemi başlamış bulunuyordu. Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesine çıkışı da tam bu döneme rastlamaktadır. Biliyoruz ki, sistemleşmiş, her alandaki kurumlarıyla oturmuş ve yerleşmiş bir medeniyette, yeni bir ilim ve fikir hareketinin ortaya çıkması gayet zordur. Ayrıca Osmanlı bir tarım toplumu olduğu için statik bir yapıya sahipti. Bu gibi toplumlarda yeni fikir hareketlerini tetikleyecek olaylara pek rastlanmaz. Dolayısıyla 13. yüzyıla kadar üretilen bilgi ve tecrübe birikimi, sorunlarını çözme konusunda Osmanlı’ya yetiyordu…” (<strong>3</strong>).</li>
</ol>
<p><strong>Sahabe Dönemi İhtilaflarından Doğru Dersi Çıkarmak</strong></p>
<p>İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde İslam Tarihi hocası olarak görev yapmakta olan Prof.Dr. Adnan DEMİRCAN, 18 Ocak 2016 tarihinde İhtisas Merkezi’nde vermiş olduğu “Sahabe Dönemi İhtilafları” konulu konferansında günümüzdeki ihtilafların çözümüne de ışık tutan şu açıklamaları yapmıştır:</p>
<p>“Hem takriben 30 yıl olarak kabul ettiğimiz Raşid Halifeler dönemi hem de Emevîler döneminin üçte ikilik kısmı <strong>Ashab Dönemi</strong> olarak düşünülmelidir. Bu dönemin çok iyi bir şekilde tahlil edilmesi gerekir. Bizim ilk üç asırda yazılan ilk dönem klasik eserlerimizde bu dönemi tahlil edip anlamamıza imkân verecek çok malzeme vardır. Ancak mezhepleşme süreciyle birlikte artık mezhepler kurumsallaşıp İslâm dünyasında düşünce kodlarını belirleyince, <strong>tarihi geriye doğru okumak</strong> suretiyle her mezhep kendi tarih anlayışı çerçevesinde bir tarih inşa etmiştir. Öyle ki Allah Rasulü döneminde meydana gelen bazı hadiseler de bu anlayışlar çerçevesinde kurgulanmıştır.</p>
<p>Geçmişte meydana gelen hadiseleri genel çerçevesiyle biliyoruz; ancak bu hadiselere verdiğimiz anlam, sonradan oluşturduğumuz paradigmalar çerçevesinde şekillenmektedir. Evet, mezhebî algılar çerçevesinde tarihi geriye doğru okuyarak anlamlar inşa etmişiz. İnşa ettiğimiz anlamlar çerçevesinde de o dönemde yaşamış olan insanları konumlandırıyoruz. Mesela <strong>Haricîler</strong>, kendi görüşlerini paylaşmayan Müslümanları çok ağır sıfatlarla itham edip <strong>tekfir</strong> ediyorlar. Bu insanlar, din kardeşlerine karşı neden bu kadar katı bir görüşe sahip oluyorlar? Çünkü kendi görüş ve inançlarını temellendirmek için tarihi geçmişe doğru okuyarak yeniden inşa ediyorlar. Bu ‘inşa edilen’i de sonradan gelenler ‘hakikat’ zannediyor! Müslümanlar geçmişteki hadiselere genelde mezhebî perspektiften baktıkları için sürekli geçmişte yaşamış olan insanlar hakkında değerlendirme yaparken; “Acaba falanca cennete mi gidecek yoksa cehenneme mi?” diye düşünüyorlar. Oysa hiç kimsenin birilerini cennete ya da cehenneme gönderme yetkisi ve hakkı yoktur!</p>
<p>Sahabe döneminde Müslümanlar arasında meydana gelmiş olan iki önemli büyük fitne var. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in dâr-ı bekaya irtihalinden çeyrek asır sonra Müslümanlardan bir grubun Medine’ye giderek Müslümanlar arasında halifenin evini kuşatıp, evin içerisine girip onu katletmeleriyle başlayan, Hz. Ali’nin bir Hâricî tarafından katledilmesi ile devam eden ve Hz. Hasan’ın Muâviye ile barış yapmasıyla sonuçlanan süreçtir. <strong>Birinci fitne dönemi</strong> beş yılı aşkın bir zaman sürmüş; Müslümanlar arasında çeşitli savaşlar meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>İkinci fitne dönemi</strong> Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht tayin etmesiyle başlamış ve Yezîd’in halife olmasıyla çıkmaza girilmiştir. Hz. Hüseyin Yezîd’in veliahtlığına karşı çıktığı gibi halife olduğunda da ona biat etmemiştir. Yezîd’in halifeliğe gelişinden birkaç ay sonra, hicrî 61 yılının başlarında (m. 680) meydana gelen <strong>Kerbela hadisesi</strong>, ikinci fitne döneminin -etkileri günümüze kadar uzanan- en kritik olayıdır. İkinci fitne dönemi, hicrî 73 (m. 692) yılında Abdullah b. Zübeyr’in Mekke’de Emevî ordusu tarafından muhasara edilerek öldürülmesiyle son bulmuştur.</p>
<p>Yıllarca devam eden iki fitne hadisesi de Ashab Dönemi’nde meydana geldi. Bu iki fitnenin vuku bulduğu yıllarda sahabiler hayattaydı. Birinci fitne döneminde Ashab’ın toplum üzerindeki ağırlığı ikinci fitneye göre daha fazlaydı. Çünkü birinci fitne hicrî 35 ile 41 yılları arasında, ikinci fitne ise 61 ile 73 yılları arasında meydana gelmişti.” (<strong>4</strong>).</p>
<p><strong>Siyasi İhtilafları Akide Alanına Taşımaktan Kaçınmak</strong></p>
<p>“Bu çatışmalar esası itibariyle siyasidir. Nitekim Hz. Ali ile Muâviye Sıffîn’de savaşırken bir dinî hükmün kabul edilip edilmemesi sebebiyle değil, siyasî bir mesele çerçevesinde kavga etmiştir. Orada bir âyeti inkâr etme, bir dinî emri reddetme veya uygulatma gibi bir durum söz konusu değildir.</p>
<p>Birinci fitne dönemini Hz. Osman’ın katliyle başlatıyoruz (18 Zilhicce 35/ 17 Haziran 656). Kuşkusuz tarihî meseleleri tek başına değerlendiremeyiz. Eğer bir yerde bir hadise vuku buluyorsa o hâdiseyi inşa eden bir süreçten bahsetmek gerekir. Birçok unsur, hadiseyi geliştirir onu etkiler ve inşa eder. Bazen bunların bir kısmını görürüz, bazen göremeyiz.</p>
<p>Hepsinin kendine göre doğruları vardı. Tarihçi hâkim değildir. Hatta hakem bile değildir. Bu sebeple olanlar hakkında yargıda bulunma hakkımız yoktur. Mahkeme-i Kübra’da Allah’ın şaşmaz adaleti önünde herkes hesap verecektir. Allah’ın mutlak adaletine iman ediyoruz. Bize karşı da onlara karşı da âdil davranacağına imanımız tamdır. Hâşâ, Allah adına onlarla ilgili bir karar verme hadsizliğinde bulunacak değiliz. Tarih ilmi zaten buna izin vermez. Ancak şunu ifade edebiliriz ki oradaki insanların hepsinin kendilerine göre iddiaları, gerekçeleri ve beklentileri vardı.</p>
<p>Bu dönemde meydana gelen savaşlarda İslâm dünyasında çok temel kırılmalar meydana gelmiştir. Öncelikle Müslümanların <strong>yönetim</strong> ile olan <strong>ilişkilerinde</strong> ciddi sorunlar meydana gelmiştir. Bir süre sonra <strong>hilafet hanedana dönüştüğünden</strong> Allah Resûlü’nün irtihalinden sonra her halife değişiminde küçük ya da büyük bir kriz ortaya çıkıyordu. Çünkü Müslümanlar el yordamıyla sorun çözmek durumundaydılar.</p>
<p>Hz. Ebû Bekir’in biatinde krizden kıl payı kurtulan ümmet açısından Hz. Ömer’in biatinde şartlar biraz daha iyiydi. Ama sonraki dönemlerde liderin belirlenmesi krizlere sebep olmuştur. Emevîler zamanında iki veliaht tayin etmişler; ancak sorunu yine çözememişler. Abbasiler zamanında üç veliaht tayin etmişler, yine de çözememişler. Osmanlılar kardeş katline izin vermişler; buna rağmen <strong>iktidarın el değiştirme sorununu</strong> yine tam olarak çözememişler.</p>
<p>Nihayet Müslümanların birinci fitne dönemindeki çatışmaları önemli bazı itikadi problemleri ve buna bağlı olarak mezhepsel yapıları besledi. Bunlardan biri mürtekib-i kebirenin yani büyük günah işleyen kişinin durumuyla ilgilidir.</p>
<p>Öldürdükten sonra Hz. Osman’ı öldürmenin gerekçelerini oluşturmaları gerekiyordu, bunu da şöyle kurgulamışlardı: Büyük günah işleyen kişi Allah’a isyan etmiş, kâfir olmuştur. Bu adam tövbe etmezse Allah’ın emrine karşı geldiği için kendisine tövbe teklif edilir. Tövbe etmezse öldürülür. Bu görüş, belki zaman içinde bu kadar net şekilleniyor. Ancak daha sonra ortaya çıkan büyük tartışmaların temelini oluşturuyor. Hâricîlik düşüncesinin ana yaklaşımlarından bir tanesi budur.</p>
<p>IŞİD örneğinde olduğu gibi günümüzde de mürtekib-i kebireyi tekfir etme ya da kendi görüşünden olmayan kişileri <strong>din dışı ilan etme</strong> ve mürted olduğu için öldürme yaklaşımı devam etmektedir!</p>
<p>Hâricîler Hz. Osman’ın öldürülmesinin haklı olduğunu savunmuşlardır. Hz. Ali’nin yanındayken ona muhalif olanları tekfir etmişler; ondan ayrıldıktan sonra onu da tekfir etmekten geri durmamışlardır! Hâricîlerin dinamik yapısı, kendi aralarında sürekli ayrışmalara sebep olmuştur.</p>
<p>Fitne süreçlerinin İslâm dünyasına bıraktığı önemli bir sorun da hilafet hakkı meselesidir…” (<strong>4</strong>).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<ol>
<li>Adil BOR (Ed.); <strong>Gelenekten Geleceğe Haseki Konferansları</strong>, Haseki Mezunları ve Mensupları Derneği Yayını No: 1, İstanbul, 2018, 207 s.</li>
<li>Ali ÖZEK, “<strong>Din Eğitimi ve Kur’an’ın Rehberliği</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.39-46.</li>
<li>Mahmut KAYA; “<strong>Geçmişimizle ve Kendimizle Yüzleşmek</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.47-58.</li>
<li>Adnan DEMİRCAN; “<strong>Sahabe Dönemi İhtilafları Üzerine Bazı Mülahazalar</strong>”, Haseki Konferansları içinde, İstanbul, 2018, s.59-80.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/sorunlarimizla-yuzlesmek/ilerleyebilmek-icin-once-gecmisimizle-yuzlesmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İSLAM DÜŞÜNCESİNİ DOĞRU ANLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Nov 2018 07:27:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[AHMED ZEKİ YEMÂNÎ]]></category>
		<category><![CDATA[ALİ ÖZEK]]></category>
		<category><![CDATA[ÇOĞUNLUK KARARI]]></category>
		<category><![CDATA[ENSAR NEŞRİYAT]]></category>
		<category><![CDATA[ERDEM ÖZTEKİN]]></category>
		<category><![CDATA[HALİL YILMAZ]]></category>
		<category><![CDATA[HASSAN HATHOUT]]></category>
		<category><![CDATA[İLYAS ÇELEBİ]]></category>
		<category><![CDATA[İSAV]]></category>
		<category><![CDATA[İslam düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI]]></category>
		<category><![CDATA[İSMAİL KURT]]></category>
		<category><![CDATA[MEHMET BULGEN]]></category>
		<category><![CDATA[SEYİT ALİ TÜZ]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[ŞÛRÂNIN BAĞLAYICILIĞI]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=779</guid>

					<description><![CDATA[“Huwe semmâkumu’l-muslimîne min qablu we fî hâzâ li yekûne’r-Rasûlu şehîden aleykum we tekûnû şuhedâe ale’n-nâs: O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da ‘Müslüman’ olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız.” (Hac 22:78). İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV), [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center">“<em>Huwe semmâkumu’l-muslimîne min qablu we fî hâzâ li yekûne’r-Rasûlu şehîden aleykum we tekûnû şuhedâe ale’n-nâs</em>: O sizleri bundan önce de bu vahyin (gelişinden) sonra da ‘Müslüman’ olarak isimlendirdi ki, Elçi sizin için iyi bir model ve tanık olsun, siz de insanlık için iyi bir model ve tanıklar olasınız.” (Hac 22:78).</p>
<p>İSLÂMÎ İLİMLER ARAŞTIRMA VAKFI (İSAV), 17-18 Kasım 2018 tarihlerinde Eresin Topkapı Hotel’de “<strong>Yeni Usûllerle İslâmî Teblîğ ve Temsîl</strong>” konulu yeni bir milletlerarası ilmî toplantıya ev sahipliği yapacak (<strong>1</strong>). İslâmî STK’ların güzel salonlarda tartışmalı ilmî toplantılar tertip etmesine öncülük yapan İSAV, bu toplantılarda sunulan birbirinden kıymetli tebliğleri de kitap halinde neşrederek ilim dünyasına katkısını pekiştirmektedir (<strong>2</strong>). İslam medeniyeti konusunda birçok ilmî toplantı tertip etmiş olan İSAV (<strong>3</strong>), müstakil telif ve tercüme eserler de neşretmektedir. Bu hafta sizlere vakfın kurucu başkanı muhterem Ali Özek Hocam’ın tercüme ettirerek neşrettiği bir eseri tanıtmak istiyorum (<strong>4</strong>).</p>
<p>Eseri, Suudî Arabistan Krallığı eski petrol ve maden kaynakları bakanlarından Ahmed Zeki Yemâni’nin esere yazmış olduğu uzunca takrizden iktibaslarla tanımak daha verimli olacaktır:</p>
<p><strong>Allah’a Tam Teslimiyet Göstermek ve Barışı Esas Almak </strong></p>
<p>“Dünyada mevcut büyük dinler arasında İslam, adını bir kişi veya kabileden almamış olması bakımından apayrı bir konuma sahiptir. <strong><em>İslam</em></strong> kelimesi adını iki kaynaktan almaktadır: “<em>Teslim</em>: Allah’a tam teslimiyet” ve “<em>Selam</em>: barış”.</p>
<p>İslamiyet; özünde insan ile yaratıcısı ve insanların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen tam ve bütünleşmiş bir düşünce yapısıdır. İnsanoğlunun her şeye kadir Allah’la olan münasebeti, onun bir ‘yaratılmış’ olarak Yaradan’ının iradesine tam bir teslimiyetini ifade eder. İşte bu, “İslam” kelimesinin temel ve genel anlamıdır. Bu anlam Hz. Peygamber (s) tarafından tebliğ edilen iman kelimesiyle de sınırlı değildir. Nitekim Kur’an, <strong>Müslüman</strong> olarak Hz. Peygamber’den önce gelmiş çok sayıda peygambere atıfta bulunarak gerek Hz. İbrahim’in, gerekse diğer peygamberlerin dininin İslam olduğundan bahseder (Örnek olarak bakınız: Hac 22:78).</p>
<p>Öte yandan, insanların kendi aralarındaki ilişkilerde müsamaha ve merhameti gerekli kılan İslam’ın ikinci kaynağı “barış”tır. Hz. Peygamber (s) Müslümanı tarif ederken: “Müslüman odur ki, diğer Müslümanlar onun dilinden ve elinden emindirler.” buyurmaktadır.</p>
<p>Genelde Müslümanlarla gayrimüslimler ve özelde kitap ehli arasındaki ilişki çok yönlü bir konu olup, <strong>müsamaha ve barış</strong> bu ilişkinin temelinde yatan ikiz prensiplerdir. Gerek Kur’an âyetlerinde gerekse hadis-i şeriflerde buyurulan şey işte budur. Bu prensiplerle çelişen tarihî olaylara gelince, bu, İslam’a değil o olaylarla ilişkili Müslümanlara atfolunabilir. Tıpkı Hıristiyanlığa yakışmayan davranışların Hz. İsa’nın öğretileri değil de fert olarak izhar edilmiş davranışlar olduğu gibi.</p>
<p>İslamiyet şu özelliğiyle daha da öne çıkmaktadır: Başkalarına karşı barış içinde olması gereken bir Müslümanın kendisiyle de barışık olması gerekir. Bu, bir Müslümanın Allah’ın iradesine boyun eğmesi için gerekli olan bir görevdir. İslamiyet, hayatın gerek manevî gerekse maddî cihetleri arasında ortaya koyduğu <strong>ahenk</strong> bakımından eşsiz bir konuma sahiptir. Bir Müslümanın maddî konulardaki davranışı dininin manevî öğretileriyle yönetilip kanalize edilmektedir.</p>
<p>Müslümanların hemcinsleriyle olan muamelelerine gelince; onların itikadı <strong>eşitlik</strong> ilkesine dayalı bir muamelatı kabullenmeyi âmirdir.</p>
<p>İslam medeniyetine kıyasla diğer medeniyetlerin gelişmesi ve tanınabilir bir biçim alması asırlarca sürmüştür. Tabiri caizse, bu medeniyetlerin kesin bir başlangıç dönemi yani doğum tarihi yoktur. Ayrıca diğer medeniyetler doğdukları sosyal çevreden yükselmişlerken, yedinci yüzyıl Mekke Arapları temel taşı bilgi olan bir medeniyeti tesise muktedir değillerdi. Çünkü Araplar genellikle cahildiler ve okuma yazma bilmiyorlardı. Onları temellerine kadar sarsan ve sosyal yapılarını yerle bir eden, Hz. Peygamber’in daveti olmuştur. İlahi mesajı içeren bu davetle büyük bir değişime uğramışlar ve o zamanların bilim dünyasına dağılarak <strong>tarihin akışını değiştirmişlerdir</strong>.”</p>
<p><strong>İslamiyet’i Doğru Anlamak İçin Hükümlerin Maksatlarını Kavramak</strong></p>
<p><strong>“Dünyevî</strong> zevklerin çekiciliğine kapılmak, Müslümanları Rabb’lerinin emirlerinden uzaklaştırarak ağır bedeller ödetmiştir. Günümüz İslam toplumunda hâl ve hareketleri tamamen İslâmî olan kimseleri bulmayı ümit etmek hayaldir. Hayatım boyunca edindiğim deneyimlere göre, İslam’a uygun hareket eden sadece bir avuç insan tanımışımdır ve kesin bir ifadeyle belirtiyorum ki, bunlardan birisi de Dr. Hassan Hathout’dur. Ricasına binaen “Müslüman Düşüncesini Anlamak” adlı kitabına bir takriz yazmak beni ziyadesiyle memnun etmiştir.</p>
<p>Dr. Hathout, olması gerektiği gibi gerçek anlamda İslam’ı anlamaktadır. Allah’a ve O’nun birliğine olan <strong>inancı</strong>, sadece İlahî vahyi ve Hz. Peygamber’in öğretilerini kabullenmesinin sonucu değil, fakat aynı zamanda <strong>mantık ve muhakeme</strong>nin tatbik edildiği güçlü bir zihinsel faaliyetin ürünüdür. Böylesi zihinsel bir çaba, evreni ve <strong>insanın evrendeki varlığı</strong> konusu üzerinde durup düşünmeye teşvik eden sayısız Kur’an öğretileriyle tam bir uyum içindedir. Yine bu çaba insanoğlunun yaradanı hakkındaki bilgisini arttırmaktadır (Bakınız: Âl-i İmrân 3/190-191).</p>
<p>Bu nedenle kitabın “Allah” başlıklı <strong>birinci bölümü</strong> Müslümanın Rabbini tanımasına yardımcı olacak bir yol haritası çizmektedir. Bu da iman etmeyi ve tam bir teslimiyeti kolaylaştıracaktır. Üslûbu; gençleri ikna edici, olgunları ve inançsız yetişkinleri inandırıcı bir özelliğe sahiptir.</p>
<p><strong>İkinci bölümde</strong> Allah’ın varlığına işaret eden etmenlerin mantıksal analizi, Allah’ın varlığının tezahürleri konusunda daha fazla mantıksal analizlerde bulunmaya sevk etmektedir. Örneğin insanoğlu, yeniden diriliş ve ölümden sonraki hayat, insanla hayvan arasındaki farklılıklar ve üç büyük tek tanrılı dinde (Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’te) var olan ortak hareket noktaları gibi hususların analizi yapılmaktadır.”</p>
<p><strong>Medeniyet Birikiminde İslamiyet’in Büyük Payını Görmezden Gelmemek</strong></p>
<p>“Kitabın <strong>üçüncü bölümü</strong> İslamiyet’in ilginç ve objektif bir gözle izahıyla, onun diğer iki dinle olan ilişkisini ele almaktadır. İslam hakkında hiç bilgisi olmayan gayrimüslim bir okuyucu İslam’ın özellikle Hıristiyanlıkla olan bağlarını öğrenince muhakkak çok şaşıracaktır (Mesela bakınız: Mâide 5/82).</p>
<p>İslam medeniyetinin çeşitli bilim dallarında ve sanatta üstünlüğü, Batı medeniyeti üzerinde derin izler bırakmıştır. İslam medeniyeti Batı dünyasına, üzerinde kendi medeniyetini inşa edebileceği bir <strong>zemin</strong> bırakmıştır.</p>
<p>Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında geçmişten beri var olan ayrılığın kökeni siyasidir. Ayrılığın (uçurumun) sebebi bir din olarak İslam’ın gelmiş olması değildir. Kitabın müellifinin işaret ettiği gibi bugünün hâkim medeniyetini Judeo Christion=Yahudi-Hıristiyan olarak adlandırmak çok yanlıştır. Bu, ilk Müslümanların Batı medeniyeti üzerinde Yahudilerinkinden çok daha büyük etki bıraktığını gösteren ispatlı tarihî gerçekleri karartma girişimidir sadece. Bugünün medeniyeti yerinde bir ifadeyle <strong>Yahudi-Hıristiyan-Müslüman medeniyeti</strong> olarak tanımlanabilir. Bu bölüm, Yahudilerin peygamberi Hz. Musa’ya, Kur’an’ın verdiği değerin ölçüsünü açıklamaktadır. Hz. Musa ve halkının verdiği mücadelenin hikâyesi Kur’an’da defalarca tekrarlanmaktadır. Hatta Hz. Musa’nın adı bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’den çok daha fazla geçmektedir. İsmail, İshak, Yakup, Musa, Harun, Davut, Süleyman ve Yusuf gibi (İsrailoğullarına gelen) peygamber adları İslam topluluğu içinde kullanılan yaygın isimlerdir.</p>
<p>Bütün bunlar göstermektedir ki, Müslümanlarla Yahudiler arasındaki anlaşmazlıklar mahiyet itibariyle <strong>dinî değil, siyasîdir</strong>. Filvaki, başka herhangi bir yerden ziyade güvenli bir sığınak ve iyi muameleyi bir İslam devletinde gördüklerini ilk kabul edecek olanlar Yahudilerdir. Nitekim İspanya’daki İslâmî yönetim sona erdiğinde oradaki Yahudiler yeni yöneticilerden kaçıp bir başka İslam devleti olan Osmanlı Devleti’ne sığınmışlardı.</p>
<p>Aynı şekilde, İslam ve Hıristiyan dünya arasındaki hoşgörü ve işbirliği, şayet gereken samimiyet ve siyasî irade gösterilmiş olsa, oldukça güçlenebilecektir. İki din arasındaki farklılıklar düşmanlığa davetiye çıkarmaz. Aslında bu bağlamda Müslümanların üzerine yıkılmış ve halen yıkımını sürdüren haksızlıklar zincirine bir son verilmesini gerektiren yeterli ortak çıkarlar mevcuttur. Bütün bunlara bir son vermenin ve asırlardır gittikçe artan küskünlük ve şiddeti ortadan kaldırmak için elleri birleştirmenin zamanı çoktan gelmiştir.”</p>
<p><strong>Yöneticiyi de Bağlayan Çoğunluk Kararı Yöntemini Benimsemek</strong></p>
<p>“Kitabın en uzun ve en önemli olan <strong>dördüncü bölümü</strong>, İslam anatomisini analiz etmektedir. Dr. Hathout, kısa pasajlarla şeriat, İslam hukukunun özü, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve demokrasi konularını incelemektedir. İslam’ın manevî veçhesini oluşturan ibadet meselelerini, Müslümanları eğiten ve onlara şefkat, merhamet ve sevgiyi aşılayan ahlaki mesajları ele almayı sürdürmektedir.</p>
<p>Şeriatin gelişimi Hz. Peygamber’in ölümünden çok kısa bir zaman sonra başlamıştır. Gereken değişiklikleri meydana getiren cüretkâr şahsiyetlerden birisi, ikinci halife olan <strong>Hz. Ömer</strong> olup, Kur’ani hükümlerin bazılarını değişen şartlara uyarlama veya askıya alma konularında oldukça ileri gitmiştir. Maamafih Halife Ömer’in aldığı kararlar keyfî olmayıp, Kur’an’ın buyurduğu <strong>emirlerin doğru anlaşılıp yorumlanmasına</strong> ve de o bölgede hüküm süren şatlara tatbik edilmesine dayanıyordu. Böyle özel hallerde orada hazır bulunan Hz. Peygamber’in bilgili ashabına danışıyor, bir çeşit danışma meclisi oluşturuyordu. Hepsi de Hz. Ömer’le mutabık kalıyorlardı.</p>
<p>Hz. Ömer, ictihatlarında Kur’an ve hadis metinlerinin sade (yalın) anlamından ziyade <strong>akıl</strong> ve <strong>buyruğun amacına önem veren</strong> görüşe bağlı kalmıştır. Yeni ve her daim değişen ahvali kapsayacak şekilde Allah ve peygamber buyruğunun nasıl yorumlanması, uyarlanması veya geliştirilmesi gerektiğine dair Dr. Hathout’un görüşlerinden edindiğim intiba, kendisinin de aynı sisteme meylettiğini göstermektedir.</p>
<p>Yazar İslam ve demokrasi arasındaki münasebeti fevkalade güzel açıklamaktadır. Kur’an ve sünnetle de kanıtlandığı gibi, <strong>İslâmî bir hükümet</strong> belli bir anayasal şekil içermez. Kur’an ve sünnetin gösterdiği yol, herhangi bir anayasanın dayandırılabileceği temel prensiplerdir. Bir ülke yöneticisi, (halk tarafından) seçilmelidir. O da ülkeyi kanunlara uygun idare eder. Toplumu alakadar eden meseleler <strong>çoğunluğun kararlarıyla</strong> düzenlenmek zorundadır. Ki bu da “<strong>şûrâ</strong>” sisteminin özüdür. Nitekim İslam devletinin başkanı sıfatıyla Hz. Peygamber, bir konuda nasıl davranması gerektiği hususunda ilahî vahiyle bir yol gösterilmediği sürece şûrâ sistemine başvurmuştur.</p>
<p>Uygulamada şûrâ sisteminin nasıl işletileceğine gelince, bütün formaliteler, zaman ve mekânın ihtiyaç ve şartlarına göre tespit edilmek üzere serbest bırakılıyordu. Böylece, esnekliğin en hayati unsuru garanti ediliyordu. Hz. Ömer normalde, şûrâ meclisini camide yönetirdi. Mevzubahis olan mesele zor ve üzerinde derin düşünmeyi gerektiriyorsa bütün şûrâ üyelerini istişare için kasabanın dışındaki açık bir alana götürürdü. Orada günlerce kalır ve sonunda halifenin de bağlı kalacağı bir çoğunluk kararı çıkıncaya kadar meseleyi enine boyuna tartışırlardı.</p>
<p>Şûrâ sistemine uygun bir şekilde yürütülen çoğulcu yönetime ilaveten İslamiyet “<strong>insan hakları</strong>” kavramını sağlam bir şekilde tesis etmiştir. İbadet etme, konuşma ve serbest hareket etme özgürlüğü ile vatandaşlar arasındaki <strong>eşitlik</strong> gibi meseleleri diğer uluslar bunları kendi sistemlerine dâhil etmeden asırlar önce güvence altına almıştır. Maalesef, İslam’ın doğuşundan bu yana çok şey değişti. İslam anayasasının o saf, bozulmamış özelliklerinin çoğunun kaybolup gitmesine göz yumulmuştur! Bu yüzden bazı Müslüman devletleri, İslam ile demokrasi arasında kesin bir antipati olduğuna dair intibalarından kurtulamamaktadır.</p>
<p>İslam’ın getirdiği ahlaki standart oldukça yüksek olup hayatın tüm yanlarını kapsamaktadır. Bu standart gerçek bir Müslümanı cömert, müsamahakâr, mütevazı kıldığı gibi kendi hısım ve akrabalarına olduğu kadar Müslüman kardeşlerine karşı da o derece iyilik yapmaya müheyya kılmaktadır.</p>
<p>Kitabın yazarı Müslümanları asırlardır etkileyen ve gayrimüslim birisine <strong>İslam’ın ne olduğuna dair</strong> canlı bir tablo çizen Kur’an ve sünnetten alınmış fevkalade parlak örnekler sunmaktadır.</p>
<p>Kitabın <strong>beşinci ve son bölümü</strong> tüm dünyada çok tartışılan siyasi ve ictimaî meseleleri ele almaktadır. Yazarın görüşleri ve çözüm önerileri, kendisinin İslam şeriati ve onun ortaya koyduğu ahlakî prensiplere karşı olan derin vukûfiyetinin bir yansımasıdır. Bazı Müslümanlar yazarın ileri sürdüğü nazariye ve sonuçları konusunda aynı fikirde olmayabilirler. Böyle görüş ayrılıkları İslam’da hoş görülür. Bu konuda Hz. Peygamber’in bizler için vazettiği kural şudur:</p>
<p>Söz konusu olan bir meselede gerçeği bulma veya çözüm aramada aklını kullanan ve aradığı cevabı bulan kimseye iki sevap verilir. Aklını kullandığı halde gerçeği ıskalayana ise bir sevap verilir.</p>
<p>Fikrimce, Dr. Hathout’un Kur’an ve sünnet metinlerinin yalın anlamlarından ziyade onların temel nitelik ve <strong>vazedilmelerindeki hikmeti arama çabaları</strong>, kendisine bir değil iki sevap kazandıracaktır.” (s.9-25).</p>
<p><strong>Dr. Hassan Hathout’u Kendi Dilinden Tanımak </strong></p>
<p>“İngiliz işgali döneminde Mısır’da dünyaya geldim. Bu dönem hayatımda çok önemli bir rol oynamıştı. Nitekim daha küçük bir çocukken beynimde yer eden anılardan ilki, annemin zaman zaman şu şekilde beni yüreklendirmesiydi:</p>
<p>“Daha sen karnımdayken sana ‘Hasan’ adını vereceğime ve Mısır’dan İngilizleri sınır dışı edene dek bu uğurda seni ve kendimi feda edeceğime dair ahdetmiştim.”</p>
<p>Bu sözlerin üzerimde büyük etkisi olmuştu. Peki sonuç ne olmuştu? Ne kaygısız bir çocukluk ve ne de bir gençlik hezeyanı yaşayabilmiştim. Ortada bir dava ve yaşamak için bir amaç vardı. Benim neslim her ne suretle olursa olsun, İngiliz işgalini bertaraf etmede bizden önceki neslin attığı adımları takip ediyordu. İngilizler ve onların Mısırlı kukla hükümetlerince bizler terörist, ama ülkenin ve dünyanın geri kalan kesimleri için özgürlük savaşçıları idik.</p>
<p>Sonunda İngiliz işgalinin bittiğini gördüğümüz için şanslıydık. Mesleki çalışmalarımı sürdürmek için İngiltere’de yaşamaya başladığımda, İngiliz halkına karşı bir sevgi ve takdir hisleri gelişti bende. Anladım ki halklar, siyaset ve devlet adamlarından çok farklı olabiliyormuş. Aynı şeyi çok daha sonra ikinci vatanım olan Amerika’ya geldiğimde de gördüm.</p>
<p>Ciddiyet ve kararlılık çalışma hayatımı ateşliyordu. Mesleki çabalarım nefes almamı sağlayan iki ciğerimden sadece birini teşkil ediyordu. İkincisi ise, esas itibariyle gerek kendi dinimi gerekse diğer dinleri mütalaa edebilme aşkıydı. Kitabî bilgim bir ilahiyat öğrencisininkinden hiç de aşağı değildi ama, ilim ve tıp alanındaki birikimim, kendi dinimi tefekkür etmem, anlamam ve yorumlamamda çok değerli bir araç vazifesi görüyordu.</p>
<p>İki kültürlü ve iki dil bilen bir kimse olarak anladım ki, İslamiyet Batı’da büyük çapta tanınıyordu. Bilinmeyene gelince; bunun ayıbının bizzat Müslümanlara ait olduğunu düşünüyorum. Aktif bir şekilde İslam’a iftira atma ve onu karalamaya çalışma; siyaset, medya ve eğlence dünyasındaki bazı gurupların görevi ve kariyer aracı olmaktadır.</p>
<p>Bir kimsenin varlığının tanınması onun en temel haklarından birisidir. İnsanlar arasındaki barış, uyum ve iyi niyet, sadece bunu doğru anlamaya dayandırılabilir, efsanelere veya yalana değil! İnsanlar ancak o vakit gerçek benzerlik ve farklılıkların farkına varabilecektir. Umulur ki, insanlar bu farklılıklara saygı duyar, müsamahakâr olmayı öğrenir ve bunlarla birlikte yaşamaya çalışırlar.</p>
<p>Bu mütevazı kitap, gezegenimiz üzerindeki bir buçuk milyar insanın inancını temsil eden İslam dini adına katkıda bulunmak için hazırlanmıştır.</p>
<p>Sevgi Allah’tan, nefret ise şeytandandır. Sevgilerimle…” (s.27-28).</p>
<p><strong>Kaynaklar: </strong></p>
<ol>
<li>http://www.<strong>org.tr</strong>/, 11.11.2018.</li>
<li>İlyas ÇELEBİ ve Mehmet BULGEN (Ed.); <strong>İslâm Düşüncesinin Kurucu Unsurları: Usûl-i Fıkıh, Kelâm, Tasavvuf ve İslâm Felsefesi</strong>, Yayın Hazırlayanlar: İsmail Kurt, Seyit Ali Tüz ve Halil Yılmaz, Ensar Neşriyat, İstanbul 2016, 542 s.</li>
<li>İSAV Yayınlarının pdf nüshaları için: <a href="http://www.isav.org.tr/kitap_pdf_dosyalari">http://www.isav.org.tr/kitap_pdf_dosyalari</a></li>
<li>Hassan HATHOUT; <strong>İslam Düşüncesini Doğru Anlama</strong>, (Özgün Adı: Reading The Muslim Mind), Takdim: Ali Özek, Takriz: Ahmed Zeki Yemânî, Çeviren: Erdem Öztekin, İSAV Yayınları, İstanbul 2018, 160 s.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/islam-dusuncesini-dogru-anlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
