<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Âl-i İmran 3:159 Arşivleri - Prof. Dr. Fethi Güngör</title>
	<atom:link href="https://fethigungor.net/etiket/al-i-imran-3159/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://p.fethigungor.net/etiket/al-i-imran-3159/</link>
	<description>fg@fethigungor.net</description>
	<lastBuildDate>Tue, 07 Nov 2017 16:59:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.2</generator>
	<item>
		<title>SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE  ŞÛRANIN ANAHTAR ROLÜNÜ KAVRAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Oct 2017 09:47:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiyle İnşa Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’l-Kur’ân]]></category>
		<category><![CDATA[Ahkâmü’s-Sultâniyye]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmrân 3:159Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[âlim ve âdil]]></category>
		<category><![CDATA[bağlayıcı bir karar]]></category>
		<category><![CDATA[Bedreddin İbn Cemâa]]></category>
		<category><![CDATA[bilgiMâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Cessâs]]></category>
		<category><![CDATA[Cevdet Said]]></category>
		<category><![CDATA[Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[danışma]]></category>
		<category><![CDATA[danışma kurulu]]></category>
		<category><![CDATA[derin kavrayış]]></category>
		<category><![CDATA[devlet başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[ehil insanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i sünnetŞehristânî]]></category>
		<category><![CDATA[el-Muharrerü’l-Vecîz]]></category>
		<category><![CDATA[fıkıh]]></category>
		<category><![CDATA[güç ve kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Hâdeviyye]]></category>
		<category><![CDATA[Hatîb eş-Şirbînî]]></category>
		<category><![CDATA[Hattâb]]></category>
		<category><![CDATA[hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefâ-yi Râşidîn]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldûn]]></category>
		<category><![CDATA[İbnü’l-Hümâm]]></category>
		<category><![CDATA[iktidar]]></category>
		<category><![CDATA[İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[kadınlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Kurtubî]]></category>
		<category><![CDATA[Mâverdî]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmülmülk]]></category>
		<category><![CDATA[Şevkânî]]></category>
		<category><![CDATA[Şia]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[Talip TÜRCAN]]></category>
		<category><![CDATA[TDVİA]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=576</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Yaşayan İslam düşünürlerinden Cevdet Said Diriliş Postası’nda yayımlanan son yazılarında, Âlem-i İslam’ın içine düştüğü krizden çıkabilmesi için ümmetin şûranın önemini yeniden kavraması gerektiğinin altını çizdi ve tarihte şûra kararlarının bağlayıcı olmaktan çıkarılmasının doğurduğu acı sonuçları hatırlattı. Biz de üstadın izinden giderek bu hafta şûranın mahiyetine ve sorun çözmedeki yüksek kabiliyetine bir daha dikkat çekmek istedik.</p>
<p>Fıkıh müktesebatında “danışma” ve “danışma kurulu” anlamında kullanılan “<em>şûrâ</em>” terimini, Talip Türcan’ın İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı “şûra” maddesinden özetle iktibas ederek, sorunlarımızın çözümünde odak noktasını teşkil eden danışma ilkesinin mahiyetini birlikte iyice kavramaya çalışalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın fıkıh müktesebatında tartışılan hükmünü netleştirebilmek</strong></p>
<p>“Şûra kelimesi fıkıhta kamu hukukunu ilgilendiren meselelerde <em>danışma</em> anlamında yaygın biçimde kullanılmakla birlikte doktrinde şûranın bir <u>terim olarak tanımı yapılmamıştır</u>. Bu durumun kamu hukuku alanında büyük ölçüde tarihsel uygulamanın izlenmiş olmasıyla ilgisinin bulunduğu söylenebilir. Ahkâm âyetlerinin tefsiriyle ilgili bazı kaynaklarda yer alan tanımlar ise daha çok kelimenin sözlük anlamını açıklamaya yöneliktir ve şûranın çeşitleri, hükmü, konusu, alınacak kararın bağlayıcı olup olmadığı ve usulü gibi unsurlar içermemektedir.” (s.233).</p>
<p>Fıkıhta şûranın <strong>hükmü</strong> söz konusu olduğunda öncelikle devlet yönetiminde istişarenin zorunluluğu meselesi gündeme gelir. Klasik fıkıh doktrininde azınlığın görüşü bu konuda <strong>şûranın vâcip sayıldığı</strong> yönündedir. Meselâ Cessâs, “Onların işleri aralarında şûra iledir.” ifadesinin (Şûrâ 42:38) iman edip namaz kılanların bir niteliği şeklinde zikredilmesinden hareketle <u>müslümanların istişare ile emrolundukları</u> sonucuna ulaşmaktadır (<em>Ahkâmü’l-Kur’ân</em>, III/572).</p>
<p>İbn Huveyzimendâd’ın, yöneticilerin şer‘î hükmünü bilmedikleri ya da hükmü hususunda karar veremedikleri meselelerde ulemâ ile istişarede bulunmalarının vâcip olduğunu söylediği (Kurtubî, IV/250; Hattâb, V/7), diğer bir kısım Mâlikî hukukçusunun da hâkimlerin ulemâya danışmaları bağlamında aynı görüşü benimsediği ifade edilmektedir (Hattâb, VIII/108-109). Ayrıca Zeydiyye’nin bir kolu olan Hâdeviyye’nin devlet işlerinin yürütülmesinde şûra yöntemini vâcip gördüğü nakledilmektedir (Şevkânî, VII/239). Hatta İbn Atıyye el-Endelüsî <strong>şûra yöntemini terkeden yöneticinin azledilmesi gerektiği</strong>ni ve bu hususta bir <u>ihtilâfın bulunmadı</u>ğını söylemektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>Çağdaş İslâm hukukçularının büyük çoğunluğunun desteklediği bu yaklaşım, öncelikle Hz. Peygamber’den ashabı ile istişare etmesini isteyen âyete dayandırılmaktadır. Onlara göre âyetteki <strong>emir sîgası</strong> aksine bir karîne bulunmadığı için <u>vücûba delâlet eder</u>. Bu görüş ayrıca şûrayı müminlerin temel özellikleri arasında sayan âyet, Hz. Peygamber’in kavlî ve fiilî sünneti ve Hulefâ-yi Râşidîn’in uygulamaları ile desteklenmektedir.</p>
<p>Devlet başkanının yasama, yürütme ve yargılamaya ilişkin yetkilerini kullanırken istişareye başvurmasının vâcip değil <u>mendup olduğu</u> görüşü İmam Şâfiî ile diğer bazı hukukçulara nisbet edilmektedir. Bunu savunan hukukçuların âyetteki emri nedbe hamlederken karîne olarak uygulamaya dayandıkları anlaşılmaktadır. Ehl-i sünnet içinde bir kesim, müctehid sayılmayan bir kimsenin devlet başkanı seçilebileceğini kabul etmekte, ancak onun, şer‘î meselelerin hükümleri hususunda kendisine danışacağı müctehid bir kimseyi yanında bulundurmasını şart koşmaktadır (Şehristânî, I/160; İbnü’l-Hümâm, s.277). Bu eğilim müctehid olmayan devlet başkanı açısından istişarenin vâcip görüldüğü biçiminde anlaşılırsa devlet yönetiminde şûrayı mutlak vâcip ya da mutlak mendup sayan yaklaşımları kısmen uzlaştırmaktadır.</p>
<p>Klasik fıkıh doktrininde devlet yönetiminde şûranın hükmü meselesine yeterince açıklık getirilmediği anlaşılmaktadır. Bu konuda ağırlıklı görüşün hangi yönde olduğu hususunda çağdaş yazarların ihtilâfa düşmesi bu tesbiti doğrulamaktadır. Öte yandan evlenme, boşanma ve alım satım gibi günlük işler hakkında ilgililerle istişare etme dinen tavsiye edilen (mendup) bir davranıştır. Hâkim karar öncesinde ve müftü kendisine sorulan meselenin dinî hükmü hususunda ilim adamlarına danışma ihtiyacı duyabilir; bu durumlarda istişare çoğunluğa göre zorunlu sayılmamakla birlikte önemle tavsiye edilmiştir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hükmü vahiyle bildirilmemiş tüm meseleleri şûranın konusu yapabilmek </strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrininde nelerin şûraya konu olabileceği hususunda bir tasnif bulunmamakla birlikte <u>nasla düzenlenen meselelerin şûra konusu yapılamayacağı</u> ittifakla kabul edilmiştir. Hz. Peygamber’in vahiyle bildirilen şer‘î hükümlere dair ashabı ile istişare etmemesi bu anlayışın temel dayanaklarındandır. Hükmü nasla bildirilmemiş meselelerden hangilerinin şûraya konu olabileceği hususunda özellikle, “İş hususunda onlarla istişare et!” âyetinde geçen (Âl-i İmrân 3:159) “emr” (iş) kelimesi yorumlanıp farklı görüşler ortaya konmuştur.</p>
<p>Bazı hukukçular, âyetin bağlamından hareketle istişare emrinin yalnızca <u>savaşla ilgili meseleler</u>i içine aldığını ileri sürerken bazıları din ve dünya işleri ayırımı yaparak istişare emrini sadece dünya işleriyle sınırlamakta, çoğunluk ise her meselenin dinî yönünün bulunduğu gerekçesiyle istişarenin alanını <u>hükmü vahiyle bildirilmemiş meselelerin hepsi</u>ne teşmil etmektedir. Öte yandan halifenin/devlet başkanının nasla tayini ilkesini benimseyen Şîa’daki hâkim görüş bir yana bırakılırsa devlet başkanının ehlü’l-hal ve’l-akdin biatı ile seçilmesi anlamında şûranın <strong>iktidarı elde etmenin aslî yöntemi</strong> sayılmasında fikir birliği bulunmaktadır.</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan bir kısmı ictihada açık alanda, fakat yalnızca ince ve derin analiz yapmayı gerektiren önemli işlerde şûra yönteminin işletilmesi gerektiği görüşündedir. Araştırmacıların çoğunluğu ise önemli iş kavramının objektif bir kriterinin olmadığı gerekçesiyle bu fikri reddetmektedir. İbn Abbas’ın âyeti, “İşlerin bir kısmında onlara danış!” anlamına gelecek şekilde (“<em>ve şâvirhüm fî ba‘dı’l-emr</em>”) okuması söz konusu görüşü destekler nitelikteyse de İbn Atıyye el-Endelüsî tarafından bu kıraat, istişarenin ancak <u>helâl ve haram kılma dışındaki konularda</u> yapılabileceğini delillendirmek üzere zikredilmektedir (<em>el-Muharrerü’l-Vecîz</em>, I/534).</p>
<p>İstişareye ilişkin talebin Hz. Peygamber bakımından hangi konuları kapsadığı yolundaki tartışma, aynı zamanda şer‘î hükümlerin tesbitinde onun ictihad yetkisinin bulunup bulunmadığına ve fiilen ictihad edip etmediğine dair görüş ayrılığı ile de alâkalıdır. Buna karşılık sahâbenin ictihada açık alanda şer‘î hükümlerin tesbiti dahil bütün konularda birbirleriyle istişare ettikleri bilinmektedir.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûraya ehil insanları doğru belirleyebilmek </strong></p>
<p>“Bireysel işlerle ilgili istişarede fikir alınacak kimselerin nitelikleri danışılan işin türüne göre değişir. İstişare bir meselenin dinî hükmünü öğrenmek için yapılıyorsa danışılan kişinin <strong>âlim ve âdil</strong> (dindar ve güvenilir) olması gerekir. İstişare dünyevî meselelerle ilgiliyse danışılan kişinin muhakemesi sağlam, tecrübeli, dindar, danışılan meseleyle ilgili <u>özel amacı veya çıkarı bulunmayan</u> biri olması gerektiği belirtilmiştir. Bu bağlamda “danışan kimseyi seven” kaydı koyan müellifler bir insanı seven kişinin onun için en iyi olanı düşüneceği noktasından hareket etmiş veya en azından <u>aralarında düşmanlık bulunmaması</u> gerektiğine dikkat çekmek istemiş olmalıdır (Mâverdî, <em>Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn</em>, s.290-291; Kurtubî, IV/251). Danışılan kimsenin <strong>güvenilir</strong> olması her çeşit istişarede ortak bir şarttır. Bu şart, özellikle, “Danışılan, kendisine güven duyulan kimse demektir.” hadisine (Ebû Dâvûd, Edeb 114) dayandırılmaktadır (s.234).</p>
<p>Devlet yönetimiyle ilgili işlerde şûraya kimlerin katılacağı hususunda Kitap ve Sünnet’te özel bir düzenleme yoktur. Hz. Peygamber bu konuda tek bir yöntem izlememiş, bazı meseleleri mescidde hazır olan <u>bütün ashapla</u>, bazılarını ise başta Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere <u>ashabın önde gelenleriyle </u>istişare etmiştir. Klasik doktrinde şûra ehlini belirleyen açık bir tanım yer almamakla birlikte devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu ele alınırken kullanılan ehlü’l-hal ve’l-akd tabiriyle bu konu arasında sıkı bir ilişki bulunduğu söylenebilir. Bu tabirin ve yakından alâkalı olduğu ulü’l-emr tabirinin kapsamı tartışmalıdır. Çoğunluk, iki sınıf arasında iktidarın kullanımında ortaya çıkan tarihsel uzlaşmaya da uygun olarak ulü’l-emrin yöneticilerden ve ilim adamlarından meydana geldiği fikrini benimsemiştir.</p>
<p>Toplumun önde gelenleri (rüesâ, eşraf, âyan, vücûhü’n-nâs) yönetici ve ilim adamları sınıfına eklenerek <u>ehlü’l-hal ve’l-akdin kimlerden teşekkül edeceği</u> karara bağlanmıştır (Bedreddin İbn Cemâa, s.52-53; Hatîb eş-Şirbînî, V/422). Ancak ehlü’l-hal ve’l-akdi teşkil edecek kimselerin, içinde yer aldıkları toplumsal sınıflar belirlenmiş olsa bile onların niteliklerinin tesbit edilmesi hususunda objektif kriterler geliştirilememiştir. Müellifler ehlü’l-hal ve’l-akdi müslümanların erdemlileri, ictihad ve adalet ehli, icmâ ehli, ilim ve din ehli, toplumun önde gelenleri, önderler ve reisler, görüş ve düşünce ehli gibi tabirlerle niteleme yoluna gitmişlerdir.</p>
<p><strong>Mâverdî</strong>, bir kimsenin ehlü’l-hal ve’l-akdden sayılabilmesi için şu üç temel niteliğe sahip olmasını şart koşmaktadır: Bütün gereklerini taşıyan <strong>adalet</strong>, öngörülen şartlar çerçevesinde devlet başkanlığına lâyık olan kimseyi tesbit etmeye imkân verecek düzeyde <strong>bilgi</strong>, devlet başkanlığına en uygun ve toplumun yararını gözetme hususunda en dirayetli ve en bilgili kimseyi seçebilecek ölçüde ince düşünce ve <strong>derin kavrayış</strong> (<em>el-Ahkâmü’s-Sultâniyye</em>, s.4-5). Fakat bir kimsenin hangi düzeyde adaletli, âlim ve hakîm olduğu ve bunun nasıl belirleneceği sorunu Mâverdî’nin de ilgi alanı dışındadır.</p>
<p><strong>İbn Haldûn</strong> ise şûraya katılacak kimsenin asabiyet sahibi olmasını zorunlu görmektedir. Ona göre asabiyet sahibi olmayan kimsenin şûrada bildireceği görüşün, etkisi bakımından özel bir fikir sorma işleminden (istiftâ) farkı bulunmayacaktır (Mukaddime, s.223-224). İbn Haldûn’un belirlediği <strong>güç ve kudret</strong> unsuru, daha önce aynı açıklıkta İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî’nin yaklaşımında hukukî bir değer şeklinde ortaya çıkmaktadır. <strong>Cüveynî</strong> çok sayıda taraftarı olan, içinde yaşadığı topluluğun kendisine itaat ettiği tek bir kişinin biatı ile imâmet akdinin kurulabileceğini ifade edip İbn Haldûn’un asabiyet şeklinde tabir ettiği sosyolojik öğeyi vurgulamakta ve ona hukukî bir kıymet atfetmektedir (el-Ğıyâsî, s.70-72).</p>
<p>Çağdaş araştırmacılardan önemli bir kısmının ehlü’l-hal ve’l-akd tabirini, günümüzün parlamenter ya da başkanlık sistemlerindeki yasama ve yürütme organlarının işlevlerine benzer görevlerle <strong>sorumlu bir kurul</strong> biçiminde anlama eğiliminde olduğu görülmektedir. Şûra meselesinde klasik ve çağdaş fıkıh doktrinleri arasında açığa çıkan yaklaşım farkını, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren siyasî iktidarın iktisap ve kullanımında toplum iradesini esas alan düşüncenin ağırlık kazanması ve bunun evrensel bir değer şeklinde algılanmaya başlanmasına bağlamak uygun olur. Bu algılama biçimi Kitap ve Sünnet naslarının yorumunda da kendini göstermektedir. Bu yöndeki gelişim, çağdaş yazarlarca kaleme alınan bazı eserlerde şûra ve demokrasi kavramları arasında yapılan karşılaştırmalardan takip edilebilmektedir.</p>
<p>Klasik doktrinde hâkim eğilim kadınların seçme ve seçilme haklarının bulunmadığı yönünde olmakla birlikte kadınların şûra ehlinden sayılıp sayılmayacağı çağımız İslâm âlimleri tarafından Kitap ve Sünnet nasları ile İslâm’ın temel ilkeleri ışığında tartışılmakta ve ağırlıklı olarak <strong>kadınların da erkeklerle aynı hakka sahip bulundukları</strong> benimsenmektedir. Klasik ve çağdaş çıkarımlar arasındaki farkın kendi dönemlerinin kadın ve siyaset algılamasından kaynaklandığı açıktır. Benzer bir durum, gayri müslim vatandaşların şûra üyesi olup olamayacağına ilişkin tartışmada da kendini göstermektedir.” (s.234).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şûranın sorunları çözebilmesi için kararlarını bağlayıcı kabul etmek</strong></p>
<p>“Klasik fıkıh doktrinindeki genel yaklaşıma göre şûra sonucunda ortaya çıkan karar çoğunlukla, hatta <u>ittifakla alınmış olsa bile devlet başkanı için bağlayıcı değildir</u>. Zira istişareyi emreden âyetin devamında, “Kesin karar verdiğinde artık Allah’a tevekkül et!” buyurularak (Âl-i İmrân 3:159) Hz. Peygamber’e şûrada ortaya çıkan fikirlerden uygun gördüğünü alıp kararını verme yetkisinin bulunduğu bildirilmekte ve istişare ettiği kimselerin fikirlerine ister uygun isterse aykırı düşsün kendi düşüncesinde ağırlık kazanan görüş doğrultusunda davranması istenmektedir (Taberî, <em>Câmi’u’l-Beyân</em>, IV/204). Bu yaklaşım tarihsel uygulama ile paralellik göstermektedir.</p>
<p>Çağdaş hukukçu ve araştırmacıların büyük çoğunluğu ise şûrada ortaya çıkan umumun görüşünü <strong>devlet başkanını hukuken bağlayıcı bir karar</strong> diye telakki etmektedir. Klasik doktrini büyük ölçüde dikkate almadan doğrudan Kitap ve Sünnet’ten elde edilen, şûraya başvurmanın vücûbu, hâkim iradenin <u>topluma ait</u> olduğu, siyasî iktidarın <u>toplum adına</u>, ona vekâleten kullanıldığı ve devlet başkanının yetkisinin <u>maslahatla sınırlı</u> bulunduğu gibi genel ilkelere dayandırılan bu yaklaşımın taraftarları tarihî şûra örneklerini belirtilen ilkeler çerçevesinde yorumlamaktadır. Ayrıca bazı çağdaş hukukçular tarafından şûra kararının bağlayıcı olduğu görüşü ile şûranın vâcip olduğunu benimseyen yaklaşım arasında ilgi kurulmakta, bazılarınca da devlet başkanının müctehid olup olmamasına göre farklı öneriler geliştirilmektedir.” (s.235).</p>
<p>Bu haftaki yazımızı Nizâmülmülk’ün konuya ilişkin görüşüyle noktalayalım: “Şûra prensibi kişinin <u>düşünce gücünü arttırarak ileriyi görmesi</u>ne imkân verir; bu ilkenin ihmal edilmesi <u>zayıf fikirlilik</u>ten kaynaklanır. Zira on kişinin alacağı tedbir <u>bir kişinin alacağı tedbirden</u> daha kuvvetli olur.” (Siyâsetnâme, s.116-117).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynak: </strong></p>
<p>Talip TÜRCAN; “<strong>Şûra”</strong> maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (TDVİA), İstanbul 2010, c.39, s.230-235.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/sorunlarin-cozumunde-suranin-anahtar-rolunu-kavramak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BİRLİĞİN TESİSİ VE HAKLARIN KORUNMASI İÇİN  ŞÛRÂ MECLİSİNİ TOPLAMAK</title>
		<link>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/</link>
					<comments>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Fethi Güngör]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Sep 2017 09:24:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Diriliş Postası]]></category>
		<category><![CDATA[Sağlıklı Bir Ümmet Olmak]]></category>
		<category><![CDATA[adalet]]></category>
		<category><![CDATA[adaletle muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Âl-i İmran 3:159]]></category>
		<category><![CDATA[Ali bin Ebî Tâlib]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Kitabı]]></category>
		<category><![CDATA[Araplar]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya İslam Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vahdetu’l-İslâmiyye]]></category>
		<category><![CDATA[emanet]]></category>
		<category><![CDATA[En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[fazilet]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçek mümin]]></category>
		<category><![CDATA[hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[İki Dil Bir Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[İslami]]></category>
		<category><![CDATA[istişare]]></category>
		<category><![CDATA[Kanun]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Mâide 5:8]]></category>
		<category><![CDATA[maslahat]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed (s)]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebu Zehra]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Ebû Zehre]]></category>
		<category><![CDATA[müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Nebevi Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Rasulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[şûrâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şûrâ 42:38]]></category>
		<category><![CDATA[tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[temsilciler]]></category>
		<category><![CDATA[terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yusuf 12:108]]></category>
		<category><![CDATA[zulüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://fethigungor.net/?p=559</guid>

					<description><![CDATA[“We emruhum şûrâ beynehum: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38). “We şâwirhum fi’l-emr: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159). Türkiye’de Ebu Zehra künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974), mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>“<em>We emruhum şûrâ beynehum</em>: Onların aralarındaki işleri şûrâ iledir (işlerini birbirlerine danışarak yaparlar).” (Şûrâ 42:38).</p>
<p>“<em>We şâwirhum fi’l-emr</em>: Yönetim işlerinde onlarla istişare et (her konuda onların görüşünü al)!” (Âl-i İmran 3:159).<br />
Türkiye’de <strong>Ebu Zehra</strong> künyesiyle meşhur olmuş Mısırlı büyük âlim <strong>Muhammed b. Ahmed b. Mustafâ Ebû Zehre (1898-1974)</strong>, mezhepler tarihi, fıkıh ve usulü, tefsir ve usulü, ceza hukuku, aile hukuku, sîret-i Nebi, İslam toplumunun özellikleri, İslam önderleri gibi konularda yüzlerce kitap ve makale telif etmiştir. Birçok eseri Türkçeye de çevrilmiş bulunan Ebu Zehra’nın Beyan Yayınları tarafından -editörlüğünü üstlendiğim “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde- basılan “<strong>En Büyük Mucize</strong> <strong>Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>” isimli eserinden bazı pasajları iktibas ederek, İslam dünyasında birliğin tesis edilmesi ve son iki asırdır sürekli çiğnenen temel haklarının yeniden ikame edilip korunması için şûrâ meclisini toplamanın önemine dikkatlerinizi çekmek istiyorum:</p>
<p><strong>Bireyin ve toplumun hak ve özgürlüklerini ayırım yapmadan korumak</strong></p>
<p>“Kur’an’ın getirmiş olduğu hükümler <strong>üç ana temel</strong> üzerinde durur: Bunların ilki, <strong>adalet</strong>tir ki bu; hükümlerin temeli, düzeni ve tamamına erme aracıdır. İkincisi, <strong>maslahatın gözetilmesi</strong>dir. Üçüncüsü ise Müslümanlar arasında <strong>istişare</strong> etmektir.</p>
<p>Şüphesiz her topluluk kendi içerisinde <strong>bağlarını</strong> iki şekilde kuvvetlendirir. Bunların birincisi, insanlar arasında adaleti sağlayan, kulların maslahatını gözeten, haklarını ve sorumluluklarını düzenleyen hâkim otorite ile olan ilişkilerle ilgili düzenlenmiş <strong>kanunlar</strong>dır. İkincisi ise kalpleri süsleyen ve insanları birbirine bağlayan <strong>faziletler</strong>dir (s.169).</p>
<p>İkinci tür yargısal veya yönetimsel hükümlerle gerçekleştirilemez. O yalnızca ruhsal bir güzelleşme ve vicdani bir <strong>terbiye</strong> ile mümkündür. İlk tür ise Kur’an’ın hükmü ve adalet, insanların maslahatı ve şûra olarak zikrettiğimiz üç temel dayanağının düzenlediği bir yapıdır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, dosta ve düşmana karşı <strong>adaletle muamele</strong> etmeye çağırır. Çünkü o <u>yalnızca dostlara hasredilip daraltılamayacak</u> ölümsüz bir hakikattir. Şüphesiz o düşmanları kapsadığı vakit en yüce ve kutsal anlamlara sahip olur: “Bir topluma olan <strong>kininiz</strong>, sakın ha <strong>sizi adaletsizliğe itmesin</strong>. Âdil olun. Bu, takvaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının…” (Mâide 5:8).</p>
<p>Kur’an’da zikredilen <strong>adalet</strong> kavramı, dilediğine verip dilediğinden de esirgeyebilmesi için <strong>yöneticiye tanınmış bir hak değil</strong> bilakis onun <strong>üzerine yüklenmiş bir sorumluk</strong> ve boynuna asılmış bir emanettir. Şüphesiz ki adalet, korunması açısından, yöneticilere yüklenen en büyük ve <strong>en ağır emanet</strong>tir. Göklerin, yerin ve dağların taşımaktan sakındıkları ve kendisinden dolayı tedirgin oldukları, insanın ise düşünmeden üstlendiği emanet de bu olsa gerekir (s.171).</p>
<p>Adaletin birçok kısmı vardır. Her kısımda hakikat farklı bir görünüm sergilese de adaletin tüm manalarını kuşatan hakikat, <strong>her hak sahibine hakkını vermek</strong>tir. Bu hakkın kişisel, toplumsal veya siyasi olması durumu değiştirmez. Hakkın sahibine ulaştırılmasında veya adaletin sağlanması adına, ceza alması icap edenin cezalandırılmasında yaşanan her türlü aksaklık bir tür <strong>zulüm</strong> kabul edilir.</p>
<p>İslam’ın da öngördüğü gibi adalet özünde <u>her durumda eşitlik demek değil</u>dir. Bilakis eşitlik kimi zaman adaleti sağlarken kimi zaman da zulüm olur. Sebepler, işler ve üretim gücü konusunda farklılıklar söz konusu olduğunda eşitlik tam bir zulüm hâlini alır.</p>
<p><strong>Adalet</strong>, kişilerin zenginlik ve fakirlikte eşit olmaları demek değildir. Çünkü bu ikisi çoğu zaman farklılığın iki meyvesidir. Bu farklılık insanların karşılarına çıkan fırsatlardaki farklılıklar ve kaderlerin farklı yazılmasından doğar. O halde insanlar arasında zenginlik ve fakirlik konusunda görülen farklılık, ortadan kaldırılması mümkün olmayan yerleşmiş gerçeklerden biridir. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim bu hakikati kabul eder ve İslam şeriatı, elde edilen gelirler ve ekonomik sonuçlarda zenginler ve fakirler arasında eşitlik düzeni kurmaya çalışmaz. Ancak fakirlikten doğan sıkıntıları hafifleterek bu sorunu çözer ve <u>fakirliğin kişinin değerini düşürmesinin önüne geçer</u>. Fakir olana da zengin için geçerli olan tüm insani, kanuni, siyasi ve sosyal hakları tanır (s.173).</p>
<p>Her ne kadar adalet ve eşitlik arasında bir bağlantı yanında fikrî bir ayrılık söz konusu olsa da geçerli olan kural, yargısal, kanuni ve siyasi eşitliğin adaletin temellerinden biri ve hakikatinden bir parça olmasıdır. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim, şerefli ve soylu kimselerle zayıf olanları yargı ile ilgili hükümlerde eşit tutar ve insanları iki farklı ölçekle yargılayan bir yargı anlayışını cahiliye hükmü olarak görür.” (s.175).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Amaç gibi aracın da meşru olması gerektiğine inanmak ve ahlaklı davranmak</strong></p>
<p>“İhlâs ve güzel ahlak bağlarıyla bağlı olan faziletin gölgesinde her yönüyle varlığını sürdüren hürriyet, şeref ve insani bir hayat tarzının manalarından olan adalet, maslahat ve bu ikisinin ihtiva ettiği her olgu insanın gerçek amaçlarıdır. Eğer herhangi bir hususta <strong>istişare</strong> gerekli olduysa ancak hedefin açıkça ortaya konmasından sonra istişarenin bir sonucu olarak hedefe ulaşmada izlenecek yol açıklanır. Çünkü <strong>şûra</strong> ancak amaçları bilerek araçlar için doğru ve dürüst bir sınır koyabilir. Hakikatte amaçların açıklanması kullanılacak araçların anlamını belirler. Nitekim bir hedefe ulaşmada kullanılacak olan araçların o hedefin cinsi ve türünden olması icap eder. Eğer amaç yüce ise ona ulaşmak için kullanılacak <u>araçların da yüce olması </u>kaçınılmazdır (s.175).</p>
<p>Aynı şekilde amaç insani olgunluğa yöneliyorsa kullanılan aracın da aynı ölçüde değerli olması gerekir. Yaratılıştan gelen hüküm açısından <u>araç ve amacı ayrı görenler ahlaksız kişilerdir</u>. Çünkü onlar kimi zaman <u>yüce bir amacın her türlü yöntemi geçerli kılacağı iddiasıyla</u> en kutsal dinî, ahlaki ve içtimai ilkeleri <strong>yıkmaktan geri durmazlar</strong>! Onlara göre ‘amaç, aracı meşru kılar’ ki, bu sözü dile getirirken kast ettikleri şey seçkin bir amacın kötü bir aracın kabul edilmesini kolaylaştıracağıdır. İşte bu, arzuladıklarına ulaşmaktan başka hiçbir şeye önem vermeyen <u>Avrupa düşüncesinin bir ürünü</u>dür. Böylece bu kimseler ‘amaç aracı meşru kılar’ iddiasıyla her türlü kutsalı ayaklar altına alır ve <u>yasakları kabul edilir hâle getirirler</u>.</p>
<p>Hakikatte bu onların günahlarını örtmek, amaçlarını gizlemek ve suçlarını meşru kılmak adına kullandıkları bir <strong>maske</strong>den ibarettir. Şüphesiz onların amaçları da kullandıkları araçlarla aynı türdendir. Gerçekten erdemli olan kimse, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklar olan ahlakın emir ve yasaklarına boyun eğer ve bunların tamamını kendi içerisinde amaç olarak görür. <u>Gerçek erdeme yönelten bir yolun erdemli olması kaçınılmazdır</u>. Ali bin Ebi Talib (r) şöyle demiştir:</p>
<p>“Hilekâr ve dönek bir adam, Allah’ın emir ve yasaklarından bir mânii içinde barındıran bir çıkış yolunu görebilir ve kalbinde din konusunda samimi olmayan bir kimse ise bundan istifade eder.”</p>
<p>Bu sözü, adalet ve maslahat gibi üstün amaçların, kendisine vesile olacak olan şûranın türünü belirlediğini, bizimse bu nedenle amacın açıklanmasına öncelik verdiğimizi kanıtlamak üzere zikrettik.” (s.177).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Problemlerimize Kalıcı Çözümler Oluşturabilmek İçin Şûra Meclisi’ni Toplamak</strong></p>
<p>“<strong>Şûra</strong> (<u>İslami istişare meclisi</u>) konusuna gelince… İslam’da İslam cemaatinden ayrı olarak yönetici atamak ve yöneticiyi görevden almak hususunda yetkili bir gücün bulunmadığını takdir etmek, şûra hükmünü anlatmada yeterli bir ifade olacaktır. Zira Allah Teâlâ’nın “Onların işleri, aralarında danışma iledir.” (Şûra 42:38) kavli ile İslam’da tesis edilmiş olan şûra hükmü gereğince <u>ümmetin tamamı kendi yöneticilerini tayin veya azletme hakkına sahiptir</u>. Gerçek şûra, cemaatin, kendi liderini kendisinin atamasını ve ondan razı olup kendi açısından hoşnut olunan ve olunmayan her hususta bu lidere itaat etmek, lider açısından da her yönüyle adalet ve Allah’ın ve kulların haklarının gözetilmesi şartları üzerine biat etmesini gerektirir. Şûra’nın ilk ve son kaynağı şûra içerisinde temsilcileri bulunan cemaatin tâ kendisidir. Bu <strong>temsilciler</strong>, ilk olarak ve bizzat ümmetin yaptığı bir seçimle veya din, hayatın gidişatı ve siyasi deneyimler konusunda bir <strong>ilme</strong> ve ekonomi, toplum ve toplumsal meseleler hususunda kayda değer bir <strong>tecrübeye sahip</strong> insanlar olmaları nedeniyle bu görev için <strong>seçilmiş</strong> olmalıdırlar… (s.231).</p>
<p>İslam’a göre <u>hiç kimse</u> başkaları üzerinde dilediğince tasarrufta bulunacağı kendisine bağışlanmış <u>kutsal bir otorite</u>ye sahip olduğunu <u>iddia edemez</u> ve bu yetkiyi zorla ele geçiremez. Hz. Muhammed’in (s) Rabbine kavuşmasının ardından <u>vahiy kesin bir şekilde kesilmiştir</u>. Müslümanlar için geriye yalnızca onun (s) bıraktığı, kıyamet gününe değin ölümsüz bir delil olan <strong>Allah’ın Kitabı</strong> ve içinde kendisini izleyeni asla saptırmayan tertemiz bir yol bulunan şerefli <strong>Nebevi Sünnet</strong> kalmıştır.</p>
<p>Nebevi hilafetin kime verildiği hususunda bir vasiyetin varlığını ve Peygamber (s)’in bu vasiyeti nedeniyle yöneticilik kutsallığının kendilerine ait olduğunu iddia eden bazı İslami grupların bu iddiaları ise Müslümanlar tarafından dikkate alınmamıştır. Zira Müslümanlar ne Allah’ın kitabında ne de Rasulullah (s)’in sünnetinde açık veya ima suretinde buna işaret eden bir delil bulamamışlardır. Böylece gerçek İslami hilafet, <u>seçim ve tam bir biatleşme</u> temeli üzerine kurulmuştur.” (s.233).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Gerçek müminler olabilmek ve dinimizin hükümlerine uygun bir hayat sürebilmek </strong></p>
<p>“Sonuç olarak bizim çağrımız şudur: Şüphesiz bizler, gerçek müminler olabilmek; amellerimiz İslam’a ters düştüğü hâlde ‘İslam’ adıyla anılan, davranışlarımız imanla çeliştiği hâlde ‘iman’ iddiasında bulunan kimseler olmamak için dinimizin hükümlerine uygun olan hayat tarzına geri dönmek istiyoruz.</p>
<p>Allah’ın sınırlarının yeniden tesis edilmesini, farz kıldığı işlerin ve Allah’ın şeriatının hayata geçirilmesini ve Muhammed (s) ve Arapların önderleri olan raşit ashabının inşa ettiği faziletli/erdemli şehri/ülkeyi yeniden kurmayı arzuluyoruz.</p>
<p>Hiçbir müminin kendisine itiraz edemeyeceği, belirlenmiş ve sabitlenmiş olan İslami düzene göre ekonomimizin inşa edilmesini canı gönülden diliyoruz. Aksi takdirse bizim Müslümanlar olarak anılmamız, hiçbir delili bulunmayan bir iddia, sözde kalan bir isimlendirme ve şekilcilikten öteye gitmeyecektir. (s.235).</p>
<p>Şüphesiz Kur’an hukukuna göre amel etmek, her Müslümanın üzerinde Allah’ın bir hakkıdır. Yine bu konuda ilim sahibi olan her bir ferdin buna davet etmesi ve Kur’an’ın tüm hükümlerine sımsıkı tutunması açık bir farzdır.” (s.237).</p>
<p>“De ki: <strong>İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz</strong>.” (Yusuf 12:108).</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynaklar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>Muhammed</strong> <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>En Büyük Mucize Kur’an’ın Hukuk Sistemi</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, 240 s.</li>
<li><strong>Muhammed Ebu Zehra</strong>; <strong>İslam Birliği (<em>el-Vahdetu’l-İslâmiyye</em>)</strong>, çev. R.G. Ömün, “İki Dil Bir Kitap” serisi içinde, Arapça-Türkçe, Beyan Yayınları, İstanbul 2016, 208 s.</li>
<li>Muhammed <strong>Ebu Zehra</strong>; <strong>Dünya İslam Birliği</strong>, çev. Prof.Dr. İbrahim Sarmış, Esra Yayınları, Konya 1996.</li>
<li>Saffet Köse; “<strong>Muhammed Ebû Zehre</strong>” maddesi, TDV İslam Ansiklopedisi, yıl: 2005, cilt: 30, s.519-522.</li>
</ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://fethigungor.net/dirilis-postasi/birligin-tesisi-haklarin-ikamesi-icin-sura-meclisini-toplamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
